Hayatımda yaptığım en salakça şey

Baştan söyleyeyim, normalde yazılarımdaki amacım fikirlerimi insanlarla paylaşmaktır ama bu sefer kendim için, tarihe bir not düşmek için yazıyorum bu yazıyı. O yüzden de yazdıklarımdan bir mana çıkartmaya kasmayın derim.

Başkalarının tecrübelerini yaşayarak öğrenmek büyük ahmaklıktır.

Evet, bugün hayatımdaki açık ara en salakça şeyi yaptım. Hiç bir savunulacak yanı yok yaptığımın. Zaten bu yazıyı yazmaktaki amacım da beynime yaptığım şeyin ne kadar salakça bir şey olduğunu kazıyıp, hayatımda bir daha asla aynı salaklığı yapmamak. Evet bazen farklı koşullar altında, yanlış algılamaların ve yanlış mantıkların sonucunda yanlış kararlar verilebiliyor. Zaten aynı niteliklere sahip iki insanın tecrübeli ve tecrübesiz diye birbirinden gördüğü muamele olarak tamamen farklı iki gruba ayrılmasındaki sebep de bunlar. Ama dediğim gibi asıl mesele de hatalardan ders çıkarıp onları tecrübelerim sayfasına yazabilmek.

Evet, bugün şanslıydım, hem de çok şanslıydım. Ne kadar şanslıydım biliyor musun? 3 ay önce, 2 ay önce yaptığım hataların bugün hayatımın yanlış yönlere sapmasına engel olacağı kadar şanslıydım. Olumlu yöndeki bir kelebek etkisi gibi. İşte mesele de burada, aynı hatayı tekrar yaparsam büyük ihtimalle o zaman şanslı olmayacağım. Bu yüzden de yapmamalıyım. Anlaması çok zor bi şey değil, eğer %20 iyi %80 kötü sonuçsa ve de sen bir defa %20lik kısımda yer almışsan, büyük ihtimalle bir sonraki defa o %20lik kısımda yer almayacaksındır.

ibret almak: ders almak

“Azizim korkarım ki günün birinde bizi tamamıyla mahvedecek şey de bu olmasın, karşımızdakilerden biraz ibret almalıyız efendim.”- Y. K. Karaosmanoğlu.

Evet, hatalarımdan ders çıkarmalıyım, ibret almalıyım. Zaten o yüzden de dostlar “ibretlik bir paylaşım” demişler ya. Ders almak lazım, yoksa yaptığımız yanlışlardan nasıl kurtulabiliriz ki? Döngüsel olarak hata yapan bir şey olmaz mıyız o zaman?

Neyse sanırım bu kadarı yeter, lafı uzatmaya gerek yok. Anlatacaklarımı anlattım. Yaptığım yanlışı tekrar yapıp yapmayacağımı zaman gösterecek.

DS

Sigara İçmenin Faydaları

Thank you for smoking
Yıllardır sigaranın zararları insanlara yazılarla, resimlerle, eğitici filmlerle falan anlatılmaya çalışıldı. Sigara şöyle öldürür, böyle öldürür, seni de öldürür, yanındakini de öldürür, çoluğu da öldürür, çocuğu da öldürür. Tamam öldürür, sakat bırakır falan ama hiç mi faydası yok bunun?

İşte size her biri sizi sigaraya başlatabilecek derecedeki sigaranın on faydası:

1-Parfüm derdinizi bitirir: Hoşunuza giden bir parfüm bulma, o parfüme bir yığın para verme ve her gün parfüm sıkma dertlerinizi yokeder. Günde sadece bir paket sigara içerek o eşsiz sigara kokusunu gün boyu üzerinizde taşıyabilirsiniz.

2-Diş bakımından kurtarır: Dişlerinizi temiz tutma ve beyazlatma derdinden kurtarır çünkü ne yaparsanız yapın, sigaranın verdiği o sarı rengi geçmez.

3-Soğuk havalarda zinde kalmanızı sağlar: Son değişen kanunlarla birlikte artık kapalı mekanlarda sigara içmek tamamen yasak. Bu yüzden kış aylarında ne zaman sigara içmek isteseniz dışarıya yani soğuk havaya çıkmak durumundasınız. Böylece her sigara içtiğinizde üzerinizdeki sıcak-havasız-kapalı mekanların verdiği uyuşukluğu atıp canlanacaksınız.

4-Tasarruf alışkanlığı kazandırır: Maddi olarak sıkışık olsanız da düzenli olarak sigaraya para ayırabilmek için tasarruf yapmanız gerekir. Böylece bir çok insanın zorlayıp da kazanamadığı tasarruf alışkanlığını kazanmış olursunuz.

5-Evinize renk katar: Evinizdeki eşyaların, mobilyaların ve perdelerin ömrünü yarıya düşürerek sizi yeni şeyler alıp değişiklik yapmaya zorlar. Her ne kadar çoğu insan değişikliği sevmese de, değişiklik hayatınıza renk katar.

6-Maç yaparken koşma derdinden kurtarır: Kabul edelim kimse maç yaparken koşmayı sevmez, zorunluluktan koşar. Ama düzenli olarak sigara içerseniz sürekli koşma derdinden kurtulursunuz çünkü isteseniz de koşamazsınız.

7-Orman yangınlarını azaltır: Sigara içen insan, sigarasını atmadan önce söndürmeyi alışkanlık haline getirir. Ağaçlık bir yerde yapılmış bir pikniğin ardından çıkabilecek bir çok olası yangın bu alışkanlık sayesinde önlenir. Sigara içmeyen insan ateşi söndürmeyi unutabilir ama içen unutmaz. gelecekten gelen ömer: hadi lan sen de, o kadar sigaradan orman yangını çıkıyo ya

8-Yaşamınızı kısaltır: İnsanlar çok yaşamak isterler ama çok yaşayınca da keşke az yaşasaydım derler. Kabul edelim gençken yaşamak güzel ama 50den sonra bütün zevki kaçıyor. Bin tane hastalık, güçsüz vücut, körelmiş duyular… Ama erken yaşta başlayıp düzenli olarak sigara içerseniz hayatınız oldukça kısalır ve bu sıkıntıları yaşamazsınız.

9-İnsanlara hayır diyebilmenizi sağlar: Birçok insan birisi ondan bir şey istediğinde kolay kolay hayır diyemez. Ama sigara içtiğinizde o kadar çok insan sizden sigara isteyecektir ki sonunda hayır demeyi öğreneceksiniz.

10-Bir şeyin senin için ne kadar değerli olabileceğini gösterir: Sigara satan dükkanların kapandığı bir saatte, elinde kalan son sigara senin için gollumun yüzüğe verdiği değer kadar değerlidir. Zamanla onu sevmeyi ve korumayı öğrenirsin çünkü o anda o senin için paha biçilmezdir.

Beyin Devir Sayısı (BDS)

beyin devir sayısı

Uzun zamandır teori yazmamıştım. Bu “beyin devir sayısı” uzun zamandır aklımda olan, daha doğrusu kenara ilerde yazarım diye not ettiğim bir teoriydi. Bu sefer bu teoriyi açıklarken farklı bir yol izleyip soru cevap şeklinde anlatacağım size bu teoriyi.

Beyin devir sayısı (BDS) nedir?

Beyin devir sayısı (BDS), insan beynini bir makine gibi varsayıp birim zamanda gerçekleştirdiği düşünce/işlem sayısını yani beyin hızını göreceli olarak tanımlamamıza yarayan bir kavramdır. Tabi ki düşünceler sayılarla hesaplanamayacağı için sayı ile belirtilemez. İki halin birbiriyle karşılaştırılması şeklinde olur.

İki insanın BDS’si kıyaslanabilir mi? Ya da hayvanlarla insanlarınki?

Hayır kıyaslanamaz. Çünkü BDS kişiye has bir şeydir. Sadece aynı kişinin iki farklı durumdaki BDS’sinin karşılaştırılması mümkündür. Bu da sadece kişinin kendisi tarafından yapılabilir. Dolayısıyla da kıyaslanamaz.

BDS nelerden etkilenir?

BDS bir çok etkenden etkilenir. Bunlar sayılamayacak kadar çoktur. Kişinin morali, kişinin açlık seviyesi ve saatin kaç olduğu bu etkenlerin en önemlilerine örnektir. Mesela çoğu insan morali bozukken girdiği sınavlardan kötü not alır veya çoğu insan karnı açken işine odaklanamaz. İşte bunlar BDS’nin düştüğü durumlardır.

Peki BDS neleri etkiler?

Düşünmenin gerektiği zamanlarda BDS devreye girer. Yani hayatın her anı diyebiliriz. Bazen bir işi yapabilmek için gerekli BDS seviyesine çıkılmazsa kişi o işi yapamaz. O işe başlayabilmek için kişinin BDS’sini arttırması gerekir. Benzer şekilde BDS’nin düşük olduğu anlarda kazalar ve hatalar meydana gelmeye başlar. Mesela araba sürerken BDS’nin düşmesi sonucunda otomatik olarak bazı şeylere dikkat etmeme durumu başlar çünkü beynin o anki hızı herşeyi kontrol etmeye yetmez. Sonucunda da kontrol edilmeyen şeylerden (aynalara düzenli olarak bakmak gibi) dolayı kazalar meydana gelir.

BDS’yi arttırmaya yarayan maddeler var mıdır?

Burada yanılgıya düşmemek lazım. Mesela kişinin hoşuna gidecek besinler alması BDS’yi arttırır ama bu durumda BDS’nin artma sebebi moralin yükselmiş olmasıdır. Ama bu maddeler ilaç olarak işe yaramazlar çünkü süreklilikleri yoktur. İlaç olarak ise BDS’nin düşmesine engel olan duyguların (sıkılma, üzülme gibi) bloke edilmesini sağlayacak maddelerin üretimiyle alakalı şu anda birçok araştırma yapılmaktadır. Ama bu araştırmalar aynı zamanda birçok tartışmayı da beraberinde getirmiştir. Kimileri üretilecek maddenin iş ortamında verimliliği arttırmak gibi birçok fayda sağlayacak olmasından ötürü araştırmalara destek verirken; kimileri de bu maddelerin insanları insan yapan duygularını yok edeceğinden dolayı karşı çıkmaktadır.

Peki siz bu tartışmanın hangi tarafında yer alıyorsunuz?

Ben bu araştırmalara karşı çıkmaktayım. Üretilecek maddelerin kullanımının bizi birer robotdan farksız bırakacağını düşünüyorum. Bir sınıf düşünün, öğretmenin ve bütün öğrencilerin duygularının yokedildiği bir sınıf. Herkes tabiri caizse put gibi oturup öğretmeni dinlerdi. Evet şüphesiz çok daha verimli bir ders işlenirdi ama ortada insanlık kalmazdı, hepsi birer robot olurlardı. Tabi bu tartışmaların geniş çapta yapılmasının yersiz olduğunu düşünüyorum. Bu maddelerin üretimi gerçekleştikten sonra tartışılması gereken bir konu bu bence.

Ömer’in Notu: Başlarda harbi harbi teoriydi ama sonra bi baktım bilim-kurguya dalmışım.

Of nası bi saçmasapan kafa yapım var ya???

Boğa Güreşinde Sona Doğru

Mevzudan haberi olmayanlar şuraya ve şuraya bakabilir.

Ben boğa güreşini bile bilmiyorum diyosanız da buraya.

Öncelikle şunu belirteyim, öyle hayvansever bi insan değilimdir. Hayvanlardan genel olarak hoşlanmam, aynı şekilde hayvanseverlerden de. Türkiye’deki kokona hayvanseverlerle alakalı bir şey herhalde. Bizde de öyle kampanyalar için soyunan ünlüler olsaydı, belki ben de bir hayvansever olabilirdim, sonra da oradan hızla yükselip şirinleri bile görebilirdim. Neyse kısmet değilmiş, zaten şirinler için de ibne diyolar.

Boğaları da sevmem (tabağımda oldukları durumlar hariç), zaten onlar da beni pek sevmezler hep bana dalacakmış gibi bakıyolar. Ama mesele hayvanları sevme-koruma meselesinden ziyade insanlıktan çıkmakla alakalı. Size boğa güreşiyle tanışmamı anlatayım.

Daha o zamanlar küçüğüm. (yaş olarak tabi yoksa yine büyüğüm) Kablolu-tvde çıkan bi ispanyol kanalında boğa güreşi gösterirlerdi. Hep boğanın tarafını tutardım tabi. “aha bu sefer tutturacak boynuzu”, “olmadı bu defa” diye diye izlerdim. Hele matadorları o sığınaklara kaçırttıklarında feci zevke gelirdim. Ama sonu hep kötü biterdi, boğa öldürülürdü. Üzülürdüm, yazık boğaya derdim. Artık İspanyollar da yazık demeye başlamışlar. İşin içinde siyasi amaçlar falan da varmış ama haticeye değil neticeye bakmak lazım.

Mevzu insanın hayvana üstünlüğü mü? Hayır. İşin içinde silahlar, atlar, sığınaklar var. Vahşet de burada başlıyor zaten. Birebir insan vs. hayvan olsa sıkıntı yok. Tamam boğa insana karşı olmaz ama bunun örnekleri var. Kanguruyla boks yapanlar, ayıyla güreşenler… Lafım yok, saygı. Ama bunların yanında boğa güreşi tam bir korkaklık gösterisi. Amaç bağcıyı dövmekse, çek vur anasını satim. Ama yok illa hayvanı yavaş yavaş, kanata kanata öldüreceksiniz. Bi de bundan zevk alıp mendil sallıyolar ya, aklım almıyor.

Neyse çok da kafaya takmamak lazım, taa avrupanın diğer ucu. Geçen de su için kavga ediyorlardı zaten. Yaşlı karı-koca gibiler, bunların derdi bitmez.

Hava çok sıcak be

Ateş bizi çağırıyor!

Galatasaray 2-2 OFK Belgrad

Görünen o ki galatasarayın geçen yılki konsantrasyon sorunu devam ediyor. Hadi ilk golleri baldı diyelim ama ikinci gol neyin nesiydi öyle ya. Galatasaray gibi dünyanın en iyi 50 futbol kulübünden bir tanesinin defansı, nasıl kornerden 6 pasa yapılan ortaya bomboş kafa vurdurur anlayabilmiş değilim. Ya halı sahada bile o kadar boş kafa vurdurtmazlar. Sanki 5-0 öndeyiz de, amaan kim tutacak havasındalar. Bi adam gelsin bu defansı ipe dizsin yine bundan iyidir ya. Adamın başarısı falan deriz avuturuz kendimizi ama yok öyle bişey. Ordan o golü atamayanı döverler. Eee sonra noluyo görüyoruz, adamlar vatan-millet-sakarya savunmasına bir başlıyolar, aç açabilirsen. Hayır Hakan Şükür de yok artık.

Dün galatasarayın öyle bir orta sahası vardı ki, tam evlere şenlik. Tamam dünya üzerinde birçok takımda mustafa sarp gibi ayağı pek top yapmayan, yetenekleriyle değil hırsıyla, çalışma azmiyle oynayan, oyunun tek yönüne katkı sağlayan oyuncular var. Çünkü o kadar kuvvetli savunması olup da aynı zamanda hücuma destek veren oyuncu sayısı çok az. Ama mustafa sarpın yanına saf bir deli dana olan barışı ve artık üst düzey futbolu kaldırmasına imkan olmayan ayhan’ı koyuncu oyun kurmak diye birşey olmuyor, at kanattakilere onlar bişeyler yapsınlar.

Peki galatasarayın durumu bu kadar vahim mi? Hayır. Bazı oyuncular berbat durumda olsalar da bazıları da bu yazı çok iyi geçirmişler. Bunların başında arda, hakan balta, serdar özkan ve sabri geliyor. Hepsine teker teker birşeyler yazayım.

Arda: Herhalde efsane oyuncu olabilmek için trenin kaçtığının farkına varıyor. Geçen seneki hantal ve moralsiz arda gitmiş, o eski canlı arda geri gelmiş. Ardanın yeteneklerini tartışmaya gerek yok. Şu anda messi dünyanın en iyisi, belki de 15 yıl sonra maradona-pele-messi diyeceğiz. Ama bu adam anasının karnından böyle doğmadı, dünyanın gözünün önünde gelişti. Messi bundan 4 yıl önce şut mu atabiliyodu? Demek istediğim şu ki, mesele çalışmak-kendini geliştirmek. Arda da eski futboluna geri dönüp, bazı zayıf yanlarını geliştirirse tekrar türkiyenin yıldızı olur, galatasaraya şampiyonluklar kazandırır.

Sabri: Bu adam biz galatasaraylıları göt etmeye devam ediyor. Geç de olsa futbolcu olmayı öğreniyor. Geçen sene sabrinin yanlış davranışlarından kurtulma yılıydı, herhalde bu sene de yeteneklerini geliştirme yılı. Sanki yıllar sonra orta açmayı öğreniyo gibi ama büyük konuşmayalım, biraz daha izlemek lazım.

Hakan Balta: İlk geldiği sene fizik olarak servetle kapışır haldeyken, geçen seneki hali içler acınasıydı baltanın. Hem kuvvetini hem de kondisyonunu kaybetmişti ama bu sene onları tekrar yerine koymaya başlamış gibi. İnşallah devamı gelir, bizim abidalımız olur.

Serdar Özkan: Galatasaray Beşiktaş gibi kulüplerde egonun yeri yok. Ego, takım oyununun kriptoniti. Brezilya ligi değil burası. Serdar Özkan da artık egosunu bir kenara bırakıp takım oyununa ayak uydurmaya başlamış gibi gözüküyor. Futbolun angarya işlerine de başlamış gibi. Forma yarışında önünde rakip olarak pino’nun olacağını düşünürsek, formunu yükseltip ilk 11’e yerleşmesi mümkün.

Mehmet Batdal: Bu dev adamda kumaş var. Biraz kuvvetlenirse gerçekten bir yerlere gelebilir. Boyundan beklenmeyecek şekilde teknik açıdan iyi. Son vuruşlarda biraz beceriksiz ve biraz da şanssız. Fakat düzelmeyecek şey değil. Şu an için galatasarayın ilk 11’inde oynayabilecek kalitede değil. Ama Rijkaard’ın ellerinde güzelce yoğrulup iyi bir oyuncu olabilir, milli takıma yükselebilir.

Evdeki 2-2 kötü bir sonuç gibi gözükse de, galatasarayın turu rahat geçeceği görüşündeyim. Rakip gerçekten çok dandik. Bank Asyadaki bir çok takım, bu takımı yenebilecek güçte. 2. maçta kapanacaklar ama kalite olarak arada çok fark var. Galatasaray’ı durdurabilecek durumda değiller. 2. maçta farklı bir galatasaray göreceğimize inanıyorum.

Kick-Ass (2010)

Kick-Ass

Kick-Ass (2010)

Hayatta öyle boş boş takılırken, “neden kimse süper kahraman olmuyo yaw” deyip, süper güçleri olmayan bir süper kahraman olmaya karar veren bir gencin hikayesi. Yine bir marvel çizgi-roman uyarlaması ama diğerleri gibi popüler bir çizgi-roman değil. Ben filmi izledikten sonra uyarlama olduğunu öğrendim, önceden hiç duymamıştım. Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki şu ana kadar yapılmış en iyi çizgi-roman uyarlaması film. Zaten hakederek aldığı imdb puanından da belli oluyor.

Güçleri olmaya bir kahraman önce filmin doğasına aykırı gibi gözükse de, belki de filmi bu kadar güzel yapan şey buydu. Sonuçta gücün olmaması demek, kısıtlama yok manasına geliyor. Örümcek adama ağ attırmak, cyclops’a gözlerinden ışın çıkarttırmak ya da hulku sinirlendirip oraya buraya saldırtmak zorundasınız. Ama Kick-Ass de böyle bir sıkıntı yok, ver silahı eline gitsin. Bu da çeşitlilik demek oluyor ve film sıkıcılıktan uzaklaşıyor. Yönetmenin hünerlerini sergileyebilmesi için ortam sağlıyor.

Karakter analizine girmeyeceğim. Spoiler verecek olmasam da filmin tadını azaltmaya gerek yok.

Sonuç olarak çok beğendiğim bir filmdi. Genelde çizgi-roman uyarlamalarını severim, bu da içlerinden en iyisiydi. O yüzden puanı da yüksek oldu. Birisi çıksa “o kadar da güzel değil be” dese, tamam demek ki tarzı değilmiş deyip geçerim.

Sana puanım 9 kanka!

Cop out (2010)

Cop Out

Çok lanet bi huyum var. Çok salak bir vakitte uyansam bile, uyandım mı bir daha uyuyamam. Buna uyandırılma durumları da dahil. Bu gece de eksik olsunlar, gece 4’e kadar dışarda alem yapan ayyaşlar ordusu tarafından uyandırıldım. Tekrar uyumaya çalıştım ama nafile. Dedim bari bi film izleyeyim, beğenmezsem sıkılırım uykum gelir yatarım. Ama bile bile lades olmamak için de komedi seçtim.

Cop out (2010)

Filmin konusu için, yaptıkları sakarlıklar yüzünden uzaklaştırma cezası alan iki polisin, kendi işlerini kendileri görmeleri diyebiliriz. İlk başta avanak polis filmi izlenimi verse de bundan çok daha fazlasına sahip. Eğlenceli ve sürükleyici bir senaryosu var. 105 dakika bir solukta bitiyor. Tabi bunda senaryo kadar çok başarılı oyuncuların da etkisi büyük. Özellikle Tracy Morgan (Paul) baya bi komikti, gece gece yardı beni. Ama Bruce Willis’in (Jimmy) de hakkını yememek lazım. Herhalde komşum bir katil filmlerinden sonraki ilk komedi filmiydi bu. Hele surrogates gibi berbat bir filmden sonra Bruce Willis’i adam gibi bir filmde görmek iyi geldi. Film boyunca kalitesini gösteriyor.

Guillermo Diaz
Unutmadan Guillermo Diaz’a (Poh Boy) da değinmek lazım. Herhalde bu proje önüne geldiğinde bir dakika bile düşünmemiştir. Çünkü filmde, 2-3 yıldır weeds’de oynadığı rolün çok benzeri bir role sahip. Rolüne hiç çalışmamış bile olabilir, belki sadece 2 günde replikleri ezberleyip oynamıştır. Ama yiğidi öldür hakkını yeme, adam bu role çok iyi gidiyor, sanki bu rol için yaratılmış.

İzlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Hot Fuzz tadında bir film. imdb puanın düşük olduğuna bakmayın. Sonuçta komedi biraz daha kültürle alakalı bir tür. Her kültürün insanı aynı şeylere gülmüyor. Ama benim hoşuma gitti.

aaa köpekler yalıncağa sabah yürüyüşüne çıkmışlar

olamaz güneş ışığı! ben artık yatar…

Sana puanım 8 kanka!

The Sorcerer’s Apprentice (2010)

The Sorcerer's Apprentice

The Sorcerer’s Apprentice (2010)

Açıkcası bu filme giderken biraz daha ağır bir film bekliyordum ama karşıma tam bir çocuk filmi çıktı. Hayal kırıklığına uğradım. O yüzden bu film hakkında çok fazla birşey yazamayacağım. Pek iyi şeyleri hakeden bir film de değil açıkcası. Jerry Bruckheimer’dan beklenmeyecek kadar kötü bir filmdi bence. Kısaca basit bir senaryonun üzerine bolca para harcanarak, görsel efektlerle doldurulmuş bir film diyebilirim. Filmin sonunu 30. dakikada tahmin edebiliyosunuz. Gerisi efekt izleme oluyo.

Gitmenizi tavsiye etmem. Ya da şöyle diyeyim; yaşınız 13den büyükse gitmeyin. Sonra ömer demişti dersiniz bak.

Sana puanım 5 kanka!

Hot Tub Time Machine (2010)

Hot Tub Time Machine (2010)

Hot Tub Time Machine (2010)

Jakuziden “bozma” zaman makinesi

Her yıl oldukça fazla komedi filmi çekiliyor. Bunun birkaç sebebi var. Birincisi bütçelerinin çok düşük olması, bir aksiyon filmiyle karşılaştırıldığında oldukça ucuzlar. İkincisi de her zaman bir piyasalarının olması. Kabul edelim, çoğunluğu iyi olmasa da çok fazla komedi filmi izliyoruz. Yılda anca 2-3 tane gerçekten güzel komedi filmi çıkıyor. İşte bence Hot Tub Time Machine de bunlardan biri. Ben izlerken baya bi eğlendim açıkcası. Arada yapılan ince espriler şahaneydi. (Ben de şimdi öğrendim, doğru yazılışı espriymiş) İşin içinde zaman yolculuğu olunca malzeme de çok oluyor.


Craig Robinson (Nick) için de bir şeyler söyleme istiyorum. The Office ile başlayan yükselişini hızla sürdürüyor. Gün geçtikçe daha iyi filmlerde rol alıyor ve bunun sebebi de şu anki popüleritesi değil, adam gerçekten komik ve bunu şaklabanlıklar yaparak da sağlamıyor. Saf bir komikliği var. Yüzünü eskitmezse önü açık.


Tabi Lizzy Caplan’ı (April) da unutmamak lazım. Filmdeki rolü çok uzun olmasa da, olduğu bölümlerde insanı ekrana kitliyor. Oyunculuğu o kadar güzel olmasa da kendi güzelliği bana yetti. Bundan önce True Blood’da karşımıza çıkmıştı. Kamera bir anda Anna Paquin’den Lizzy Caplan’a geçince, bi süre odaklanma sorunu ortaya çıkıyodu.

Filmi izlemenizi tavsiye ederim. Eğlenirsiniz. Beni güldürdü, sizi de güldürsün.

Sana puanım 8 Kanka!

I Love You Phillip Morris (2009)

4-5 yıldır izlediğim her filme imdb sayfasında puan veriyorum. Baya faydalı bişey tavsiye ederim. Sonuçta sıcağı sıcağına oy veriyosun. Bu yüzden de üzerinden vakit geçse de film hakkındaki görüşünü hatırlayabiliyorsun. Birisi senden bir film önermeni isteyince, buradan birşeyler önerebiliyorsun. İşe yarar bişi.

İzlediğim her film için yapar mıyım bilmiyorum ama bundan sonra izlediğim filmler için burada kısa da olsa birşeyler yazmak istiyorum. Hem filmi izlemeyi düşünenler için faydalı olur hem de film hakkındaki düşüncelerimi saklamış olurum diye düşünüyorum.

I Love You Phillip Morris (2009)

Normalde bir filmi izlemeden önce ya izleyen birilerine sorarım ya da internette biraz konusunu falan araştırırım. Piyasada film çok. Eğer her gün bir film izlemeye kassanız, ömrünüzün sonunda kadar film sıkıntısı çekmezsiniz herhalde. Ha bi de internet sağolsun istediğimiz filme anında ulaşınca durum daha da vahimleşiyor. O yüzden pat diye, hakkında hiçbir şey bilmeden izlediğim film azdır. Ama işin içinde jim carrey olunca izlememe gibi bir ihtimal olmuyor. Filme geçelim.

Çok iyi oyuncular -en azından benim gözümde-, idare eder bi senaryo, idare eder bir yönetmen falan ama olmuyo ya. Ne kadar kendini modern görsen de olmuyo. Öyle homofobik biri değilimdir ama gözüme sokulunca da biraz rahatsız oldum açıkcası. Bir de filmi önceden araştırmadığım için sürpriz oldu.

Eğlendirme açısından yes man nin yanından bile geçemiyor ama çerez niyetine gider arada. Özellikle ilk bir saatten sonrası biraz baydı beni. Ama tabi ki yaran sahneler de yok değil. Özellikle dava bölümü şahaneydi.

Sana puanım 6 kanka!

Proudly powered by WordPress
Theme: Esquire by Matthew Buchanan.