Tanıdığım dünya yok olurken…

İçinde yer aldığım dünyaya yabancılaşıyorum.
Davranışlar, alışkanlıklar, zevkler, modalar değişiyor.
Benim tanıdığım ünlü insanlar birer birer gidiyor, yerlerine tanımadığım yeni ünlü insanlar geliyor.
Bazen insanları anlamakta zorluk çekiyorum. Onları tanıyamıyorum. Mesela neden bu insanlar vakitlerinin önemli bir kısmını sosyal medyalarda amaçsızca geçiriyor?

Bildiğim dünya artık kıymetsizleşiyor.
Her şey çoğalıyor, her şey bollaşıyor.
Eskiden bir filmi izlemek, bir oyunu oynamak, bir maça ulaşmak ciddi bir emek gerektirirken artık her şey önümüze gani gani dökülüyor.
Hal böyle olunca hiçbirinin bir kıymeti kalmıyor.
Hepimiz birer zengin, şımarık çocuk oluyoruz.

Benim tanıdığım dünyanın efsanelerinin soyları tükeniyor.
Her spor dalında sporcuların kalitesi artıyor, seviye yükseliyor.
Ama bir Del Piero, bir Zidane’ın kalbimizde boşalttığı yerleri kimse dolduramıyor.
Buffon 45 yaşına kadar oynasın, bana ne Neuer de iyi kaleciyse.
Iron Maiden gibi başka bir grubun dünya üzerine bu saatten sonra gelebileceğine inanan kaç kişi vardır şu yeryüzünde?
Duman’ın, Athena’nın, Mor ve Ötesi’nin efsane albümleri gibi albümler şu günümüz dünyasından nasıl çıksın?

Ve bu dünya derinliğini kaybediyor.
Aynı eski ucuz western filmlerindeki kasabalara benziyor: binaların sadece ön cepheleri görüntü olsun diye var, arkaları boşluk.
Herkes her şeyi biliyormuş gibi davranıyor ama bildikleri beş dakikalık muhabbettin sonunda tükeniyor.
Tembellik, araştırma güdülerine karşı galip geliyor.
Her şey zaten Google’da var, neden bir şeyleri araştırıp öğrenelim ki?

Sonuç olarak benim tanıdığım dünya yok oluyor.

Sanki birileri yerine benim olmayan bir dünya koymaya çalışıyor.

Hiçbir Şey Yüzde Yüz Gerçek Değildir

Tamam sakin olun, bu çocuk tamamen delirdi demeden önce bi beni dinleyin. Gerçek dediğimiz kavramlar, durumlar var. Ama bunlardan yüzde yüz emin olabilir miyiz?

Bireyden yola çıkalım: kişi kendini bir şeye tamamen inandırabilirse artık o inandığı şey onun için gerçek olur. Mesela ben ne yaptım ettim ve belki de delirdim ama öyle ya da böyle şuna inandırdım kendimi: ben şu anda dünyada değil uzay boşluğundayım! Bu senin için saçmalık ama ben ona inandım, artık benim gerçeğim o. Bunu aklımızda tutalım.

Birisi çıktı ve dedi ki: Pisa kulesi aslında eğik değil, bir göz yanılsaması sadece. Adam inanmış, onun için gerçek olan onun kendi gerçeğidir. Tamam kulağa saçma gelecek ama dünyadaki toplam insan sayısı eksi 1 tane insanın yanılıp sadece 1 kişinin asıl gerçeği görme ihtimali yok mu? Ve hatta herkesin birlikte yanılma ihtimali yok mu?

Renk algılarımızla alakalı belki sizin de bir yerlerde rastladığınız bir dilemma var. Mesela senin kırmızı dediğin bi renk var. Ya peki senin kırmızı diye bildiğin görüntü benim gözümün algısında, beyin yapımda senin mavinse. Örnekle ben kanı senin mavi dediğin renk gibi görüyorsam ama ben o renge hep kırmızı diyorsam ikimiz de kanı kendi kırmızımızda ama aslında farklı renklerde görüyor olamaz mıyız? Yanlışlığı ispatlanabilir mi bunun?

Masanın üstünde bir bardak var. Biz o bardağı görebiliyoruz, o bardağa dokunabiliyoruz. O bardak orada, belli. Ama ya peki yanılıyorsak? Birimizin orada olmayan bir bardağın orada olduğunu zannetme ihtimali var mı? Evet var, duyuların hata yapabilme ihtimali var ve beyinin yanlış olan bir şeye inanma ihtimali de mevcut. Peki can alıcı soru geliyor: eğer bir kişinin yanılma ihtimali varsa aynı anda herkesin yanılma ihtimali yok mu?

Durum: ortalama bir insanın masada olmayan bir bardağı masada zannetmesi

Olasılığı: milyonda 1 ihtimal olsun

O zaman 7 milyar insanın aynı anda yanılma ihtimali: 7 milyar defa milyonda 1. Yani sonuçta bir sayı: 1 milyon üzeri eksi 7 milyar.

Benim buradan çıkardığım sonuç şu: bir şeyin gerçek olduğunun ispatlanması imkansızdır. Gerçek diye bildiğimiz her şeyin küçücük de olsa gerçek olmama ihtimali vardır. O yüzden de hiçbir şey yüzde yüz gerçek değildir, öyle olduğunun ispatlanması imkansızdır.

Bir garip hikaye: “Sabahki Olay”

Gelin biraz hayal gücümüzle bir hikaye canlandıralım kafamızda, çoğumuzun hayatına uyacak bir hikaye olsun.

Hafta içinden bir gün, aylardan ekim olsun hadi. Güneş sabah 7’de falan doğuyor o aralar. Bir şey olmuş uyanmışsın; belki çişin gelmiş, belki susamışsın, belki sıcak basmış herneyse artık. Saat 7’yi biraz geçmiş, güneş doğuyor o sıra. Uykuya geri döneceksin ama yatmadan önce bir bardak su içeyim dedin ve mutfağa gittin. Rafa uzandın bir su bardağı aldın, bardağına suyu doldurdun. Bardağı ağzına götürürken mutfak penceresine doğru yürüdün yavaşça. Suyunu içerken pencereden dışarıya bakıyorsun. Garip bir şeyler var dışarda. Şöyle anlatayım: hani bir yazı yazıyorsundur, yazılışı değişik bir kelime yazarsın, diyelim “eczane” olsun. Yazdığın kelimeye bakarsın “yok ya bir harfi yanlış yazdım galiba, bunda bir sıkıntı var” dersin, hissedersin o hatayı. Yanlış olan, içine sinmeyen bir şeyler vardır, alışılmadık bir şeyler vardır. İşte şimdi mutfak penceresinin önünde de aynı durumdasın. Dışarda bir şeyler yanlış sanki ama ne yanlış bilmiyorsun. Neyse çok kafaya takmadın, suyunu içip bardağı camın önüne bıraktın ve geri yatağına gidip yattın. Gözlerin kapanıyor zaten; şu uyanık ama aslında 10 saniye gözünü kapasa anında uyuyacak moddasın. Malum 1-2 saat sonra geri kalkacaksın zaten. O 1-2 saatlik uyku önemli, çok da tatlı.

Uyanma vaktin gelir, alarm çalar. Uyandın hazırlandın. İşine gittin, okuluna gittin; artık sen nereye gidiyorsan oraya gittin. O günün normal bir gününden bir farkı yok. Öğle yemeğini yedin, tekrar işe/derse döndün. Üzerinde yediğin yemeğin verdiği bir ağırlık var. Öyle boş boş düşünüp vakit geçirirken aklına sabah geldi. Hayal mayal hatırlıyorsun: kalktın su içtin, camdan dışarı baktın. Hani uykunda bir rüya görürsün, uyandığın anda hatırlamıyorsundur ama gün içinde olmadık bir anda hatırlarsın birden. Aynı o durumdasın işte. “Rüya mıydı lan o?” diye soruyorsun kendine. Pencereden gördüklerini düşünüyorsun. Güneş doğuyordu yavaş yavaş. Yerler, arabalar ıslaktı. Gece yağmur yağmıştı demek ki. Bir saniye… Güneş doğuyordu. Daha önce mutfaktan hiç güneşin doğuşunu görmemiştin. Gerçi belki de görmüştün ama hatırlamıyordun. Kim böyle bir şeyi hatırlar ki? Sonra aklına bir soru geldi: mutfak nereye bakıyor, hangi yöne? İşte o anda donup kaldın. Ellerin titredi, tüylerin diken diken oldu o sorunun cevabını düşündüğünde. Mutfak penceresi batıya bakıyordu!

Öyle çok dindar sayılmazdın ama güneşin batıdan doğmasının ne demek olduğunu bir yerlerden biliyordun. Belki ilk duyduğunda sana ilginç gelmişti, o yüzden hatırlıyordun. Derin bir nefes aldın, “iyi saçmaladım ya yalnız” dedin. Yok artık daha neler. Herhalde öyle bişey olsa bunu tek farkeden sen olmazdın; herkes bunu konuşur, bütün televizyon kanallarında bununla alakalı haberler olurdu. Di mi yani? Solundaki arkadaşına döndün ve sordun: “Bugün bi gariplik var mı ya?”

Arkadaşın kafasıyla onayladı: “Hava çok basık be, nem yüksek olunca adamı mahvediyor.”

“Yok yani böyle olağandışı garip bir şeyler falan yok di mi? Hani geçen İstanbul’un bi yerinde millet garip garip sesler duymuş veya böyle hani sabah gelirken yolda ölü kuş falan görmedin di mi?

Arkadaşın yüzünde hafif alaycı hafif şaşkın bir gülüş belirir: “Sen bişey içmedin di mi lan? Görmedim oğlum tabi ki öyle şeyler”

Aklından arkadaşına sabahki olayı anlatmak geçer ama vazgeçersin. Bugün o gün olacak da sanki bunu bir tek sen fark edeceksin di mi diye düşünürsün. Belli ki uykunda rüya falan görmüşsün, gerçek sanmışsın onu. Gerçi dün akşam geç de yatmamıştın, bir şeyler falan da içmemiştin. Neyse rüyadır o rüya deyip tekrar işine döndün.

Gün ilerledi, bugünlük vazifen de bitti. Eşyalarını topladın eve gideceksin artık. Telefonun titredi, bir mesaj alındı. Gönderen yakın bir arkadaşın: “şşt işin var mı lan bizimkilerle takılcaz”

Cevap: “yorgunum ya siz takılın ben eve gidip yatim biraz”

Sen cevabı yolladıktan 25 saniye sonra arkadaşın aradı. Israr geldi, kıramadın gittin yanlarına. 1-2 saat yanlarında takıldıktan sonra müsade isteyip ayrıldın.

Eve geldin, üzerinde biraz yorgunluk var. Hızlı bir duş alıp kendini yatağa atmak var kafanda. Bu gece iyi bir uyku çekeyim dedin. Uyumadan önce su içmek için mutfağa yöneldin. Aynı sabahki gibi… Bardağa suyu koydun. Kafanı pencereye doğru çevirdiğin anda elindeki suyla dolu bardak yere düştü, paramparça oldu. Donup kaldın. Gördüğün şey seni bir anda sarstı. Bardak pencerenin önündeydi. Aynı hatırladığın yerde, aynı hatırladığın şekilde duruyordu.

Ardından o sesi duydun. Evet surun sesiydi o.

Belki senin kıyametindi bugün… Belki de güneşi herkesin farketmesi gerekmiyordu…

Vincent!!! Oğlum benim…

Sizi Vincent’la tanıştırayım. Vincent bizim otoparktaki köpek çetemizin bir üyesidir. Otopark dediysem, çete dediysem hemen aklınıza otopark mafyaları gelmesin. Ya da gelsin, düşünsenize iki köpek girişte para alıyor, makbuz kesiyor. Para vermeyi reddederseniz ağzını lastiğinize götürüp “öde yoksa ısırırım ha” resti falan çekiyor.

Hayal gücü güzel şey tabi. Neyse bizim çetenin öyle işlerde parmağı (patisi?) yok. Bizimkiler uysal hayvanlar, evcil sokak köpeği olmuşlar. Çevredeki lojmanlardan yemek desteği falan alıyorlar, pek bi uğraşları yok yani anlayacağınız. Vincent da ekibin önemli parçalarından biri. Yok lan değil, ben Vincent’ı bir şey yaparken hiç görmedim ne yalan söyleyim. Sadece üzerine güneş geldiğinde veya ordan araba geçecekse işte yattığı yerden kalktığını gördüm. Zaten o zaman da gidip başka bir yere yatıyor. Eğer ekipte bir şeylerin sorumlusu Vincent’sa o bir şeylerin yerine getirilmesinde ciddi sıkıntılar olur. Sanırım bunu diğer köpekler de düşünmüş olsalar gerek. Gözcü, bekçi tarzı bi görevi olabilir Vincent’ın, tam emin değilim.

vincent uzaklardan gelen bir sese kulak kabartmışken

Vincent biraz farklı bir köpek. Kendisi bizim yanımıza gelmeden önce bir aktör köpekti. İsminden hatırlamış olabilirsiniz ya da hatırlamamışsınızdır, herkes Lost izleyecek değil sonuçta. Lost’ta da açıkcası çok çalışkan bi köpek değildi, orda burda gezerdi anca işte.

vincent’ın lost günlerinden bir kare

O zamanlar yüzü gülermiş Vincent’ın. Eee ben de havailerden kalkıp ankaraya gelsem gülmezdim artık herhalde. Bi de pislendi biraz üzeri, kendine bakmaz oldu Vincent. Oğlum en azından yattığın yeri bi önce süpür, pislik mislik gitsin öyle yat diyorum ama hiç sallamıyor beni.

vincent objektife o sempatik bakışını atarken

vincent hayatını gözden geçirirken

Vincent olaylara pek karışmaz. Bazen ormanın ordan başka köpeklerin sesleri falan gelir, bizim otopark tayfasında bir hareketlenmeler başlar ama Vincent pek takılmaz onlara. Zaten ben Vincent’ın havladığına sadece bir kez şahit oldum. Yoğun kar yağışlı bir gecenin ardından arabayı bulunduğu yerden çıkarmaya çalışıyorduk. Arabanın patinaj sesine çok ayar olmuştu o zaman Vincent. Gelip patinaj çeken lastiğe havlamıştı baya. Sanırım geçmişten kötü bir anısını anımsatmıştı ona.

vincent bu hayattan biraz sıkıldı sanırım

sus ben senle konuşmuyorum bakışı

Vincent gidişime biraz bozuldu sanırım. Her ne kadar kendisi biraz duygularını göstermeyen bir köpek olsa da bana karşı hep iyiydi Vincent. Bazen yoldan gelirken beni karşılardı, yani öyle yanıma falan gelmezdi ama ben onun bakışlarından anlardım hoşgeldin abi deyişini. Biraz içine kapanık bir köpek Vincent. Boş vakitlerinde sürekli uzaklara bakıp bir şeyleri düşünüyor, ondan sanırım.

Ben kendini gördüğümde “Vincent!!! Oğlum benim..” derdim. Siz de eğer bir gün Vincent’a bir yerlerde rastlarsanız aynısını deyin. Eğer size de hiçbir tepki vermezse sıkıntısı yoktur demek ki.

Vincent!!! Oğlum benim…

Kral, Genç, Yaşlılar ve Sami

Bir zamanlar fakir ve de gurursuz bir genç varmış. Ne iş olsa yaparmış. Bir gün bu genç yolda yürürken yaşlı bir kadın bunu durdurmuş.
“Ha söyle abla ne var?” demiş bu genç.
Yaşlı kadın baştan aşağı bi süzmüş bu genci. Gence bi bakış atmış:
“Sana bir teklifim var.”
“Buyur abla seni dinliyorum 4 kulağımla.” demiş genç kendi çapında bir espri yapmaya çalışarak.
Kadın duru sesiyle teklifini açıklamaya başlamış:
“Buradan uzak bir diyarda bir kale var. Bu kalenin içinde yaşayan cimri mi cimri, kalpsiz mi kalpsiz bir kral var.”
Genç, kadının sözünü kesmiş: “Eee? Onu öldürmemi mi istiyorsun teyze?”
“Hayır.” demiş yaşlı kadın.
“Bu kralın bir atı var, dünyalar güzeli bir at. Dünyada en çok değer verdiği şey bu attır. Çocuklarına, kızlarına bile bu attan daha az değer verir. Senin bu atı çalmanı istiyorum işte delikanlı.” demiş.
Genç şaşırmış. “Peki benim bu işten karım ne olacak?” diye sormuş doğal olarak.
Kadın cebinden bir kağıt parçası çıkartıp üzerine bir şeyler yazmış ve gence vermiş. Ardından da sormuş:
“Kabul ediyor musun bu teklifimi?”
Genç kağıdı açıp bakmış, kafasını yukarı kaldırıp on saniye kadar düşünmüş ve sormuş:
“Atı nereye getirmemi istiyorsunuz?”
Kadın gence bir adres tarif etmiş ve “5 gün içerisinde bu atı buraya getirmelisin” diye de eklemiş.
Genç tamam deyip ayrılmış.

Eve gidip hazırlıklarını yapmaya başlamış.
Gece iyi bir uyku çekip sabah erkenden yola koyulmuş.
Kalenin olduğu yere gidince önce yakındaki köylülerden kral hakkında bilgi toplamaya başlamış. Köylüler kral hakkında aynı kadının dediği gibi cimri mi cimri kötü mü kötü biri diye bahsetmiş. Ve kralın en yakınında her zaman bir sağ kolu olduğunu anlatmışlar. Kral ne zaman köye gelse bu sağ kol her zaman yanında olurmuş.
Sağ kolun adı da…
Sami’ymiş…

Genç bütün gün köylülerle konuşup akşam bir tavernada eğlenmiş. Kendine kalacak bir yer bulup geceyi orda geçirmiş. Sabah olunca kaleye doğru yola çıkmış.
Kale kapısına geldiğinde muhafızlar genci durdurmuş:
“Ne işin var, niye geldin?”
“Eee şey, ben bir oyun icat ettim lordumuza onu göstermek istiyorum.” diye cevap vermiş genç.
Muhafızlar gülmüş.
“Yürü git işine lan!” demişler gence, kovmuşlar onu.

Genç köye dönüp kaleye girmek için bir yol aramaya koyulmuş. Yolda yürürken yerde evsiz yaşlı bir adam görmüş ve durup onunla dalga geçmiş:
“HA! HA! Bir köyde bile bir evin yok mu bre yaşlı adam!”
Yaşlı adam kafasını kaldırmış:
“Kaleye nasıl girebileceğini biliyorum.”
Genç donup kalmış.
“Nasıl ya? Sen nasıl benim kaleye girmeye çalıştığımı bilebiliyorsun?” diye sormuş.
Yaşlı adam gülümsemiş:
“Ben senin bilmediğin birçok şeyi biliyorum genç.”
Ardından sormuş: “Yardımımı istiyor musun istemiyor musun?”
Genç yaşlı adama bir soruyla cevap vermiş: “Yardımın karşılığında ne istiyorsun amca?”
Adam gençten kaleye girdikleri zaman onu Sami’nin yanına götürmesini istemiş sadece.
“Sen bu halinle koskoca kralın sağ koluna napabileceksin ki amca?” diye gülmüş genç.
Yaşlı adam hiç istifini bozmadan “Orasını bana bırak.” demiş.
Genç kabul etmiş ve yarın sabah vakti kaleye doğru yola çıkmak için sözleşmişler.

Güneş batmış, güneş doğmuş; ilk karşılaştıkları yerde buluşmuşlar gençle yaşlı adam.
Yaşlı adamın elinde bir kıyafet varmış.
“Al bunu giy.” demiş.
Genç sormuş: “Ne kıyafeti ki bu?”
Yaşlı adam cevap vermiş:
“Bu kıyafet buraya uzak bir diyarın geleneksel kıyafetidir. Çok soru sorma ve giy.”
Ve de eklemiş:
“Bir şey daha var, içeri girdiğimizde hiç konuşmayacaksın.”
Genç kıyafeti giymiş ve yola koyulmuşlar.

Kapıya gelince muhafızlar bunları durdurmuş.
Yaşlı adam gencin anlamadığı bir dilde bir şeyler söylemiş onlara ve muhafızlar hiçbir şey söylemeden kapıyı açıp geçmelerine izin vermişler.
Genç çok şaşırmış, yaşlı adama muhafızlara ne dediğini sormamak için kendini zor tutmuş.
Biraz yürüdükten sonra yaşlı adam gence dönmüş ve demiş ki:
“Ben üstüme düşeni yaptım şimdi sıra sende.”
Genç “Peki” demiş. Kafasını kaldırıp etrafa bakmış ve sağ taraftaki bir binaya doğru yürümeye başlamış.

Ahırı arıyormuş tabi ki, yaşlı adama verdiği söz umurunda değilmiş.
İleride bir kapı görmüş, “Bu taraftan” demiş.
Kapıyı açıp binaya girmişler.
İçeride keskin bir fesleğen kokusu varmış.
Uzun bir koridorda yürümeye başlamışlar, sol taraflarındaki sıra sıra pencerelerden güneş yüzlerine vuruyormuş.
Koridorun sonuna geldiklerinde iki muhafız onları durdurmuş ve yaşlı adam yine bir şeyler söylemiş.
Muhafızlar “Tabi buyurun o da sizi bekliyordu.” diye cevap vermişler.
Bir kapıdan daha geçip devasa bir salona girmişler. Her tarafta tablolar ve heykeller varmış. Salonun diğer bir ucunda kralı görmüşler. Tabi ki yanında da Sami.
Genç, yaşlı adamın kolundan tutup “Hadi geri dönelim, ne duruyoruz?” dercesine çekiştirmeye başlamış daha salona girer girmez. Ama yaşlı adam hiç oralı olmamış, tahta doğru yürümeye başlamış.
Kral ikisi yaklaştıklarında onlara seslenmiş:
“Bugünün gelmesi için ne kadar beklediğimi bilemezsiniz!”
Yaşlı adam krala cevap vermiş:
“Benim de ne kadar beklediğimi bilemezsiniz lordum, ama en sonunda o gün geldi işte.”
Kral ayağa kalkmış ve ikisine doğru yürümeye başlamış. Gencin önüne gelip durmuş ve demiş ki:
“Evet bu o.”
Gence sıkıca sarılmış.
Sami’ye dönüp “yaşlı beyefendiye ödülünü verin” demiş.
Sami başını sallayarak onaylamış. Yaşlı adamla birlikte dışarıya doğru yürümeye başlamışlar.
Genç olan bitene şaşırıp kalmış tabi ki ama yaşlı adamın kendisine dediğinden dolayı çenesini açıp bir kelime edememiş. Sadece şaşkın gözlerle bakmış.
Kral gence dönüp, “Evet artık konuşabilirsin oğlum” demiş.
Gencin gözleri fal taşı gibi açılmış. “Oğlum mu dedin sen bana?! Ben senin oğlun falan değilim.” demiş.
Kral sıcak bir gülümsemeyle cevap vermiş:
“Evet öylesin oğlum, evet öylesin.” demiş.
Ve belinden çıkardığı hançeri birden gencin karnına saplamış!
Bir daha! Bir daha!!
Genç yere yıkılmış. Kanlar içinde kalmış ve bir iki dakika içinde ölmüş.
Kral hançerini gencin giysisine silip tekrar kınına koymuş.

Sami yaşlı adamı ahıra götürmüş. Atı gösterip:
“Evet artık Güzellik senindir.” demiş.
Yaşlı adam Güzellik’in güzelliği karşısında donup kalmış.
“Evet gerçekten dedikleri kadarmış.” diyebilmiş sadece.
Güzellik yaşlı adamın hayatı boyunca gördüğü en güzel attan katlarca ve katlarca daha güzelmiş.
“Binebilir miyim?” diye Sami’ye sormuş titrek bir sesle.
“Tabi o artık senindir, istediğini yap.” diye cevap vermiş Sami.
Yaşlı adam ata binmiş.
“Bu gerçek olamaz.” demiş Sami’ye.
“O gerçek yaşlı adam, o gerçek.” diye cevap vermiş Sami.
Yaşlı adam Sami’nin yüzüne bakıp:
“Teşekkür ederim dostum, kralına da benim adıma teşekkür et.” demiş.

Yaşlı adam Güzellik’i alıp yola koyulmuş. Yaşlı kadının gence verdiği adrese doğru yol almaya başlamış.
İki günlük yorucu bir yolculuğun ardından gideceği yere ulaşmış. Yaşlı kadın orada bekliyormuş. Yaşlı adamı görünce gülmeye başlamış.
“Bunu başaracağını biliyordum!” diye haykırmış. “Evet biliyordum.” demiş.
Yaşlı adam attan inmiş ve kadına sarılmış.
“Zor oldu, yılların geçmesi gerekti ama en sonunda oldu” demiş.

-SON-

 

Aklınıza takılanlar mı var? Bazı şeyleri açıklığa kavuşturayım o zaman sizin için.

Kadın gence ne mi teklif etmişti?
Onu bir kral yapacak kadar para…

Peki bu genç kimdi?
Tabi ki kralın kalesinden yıllar önce küçük yaşta kaçıp meczup olduğu zannedilen ama aslında sadece küçüklüğünü hatırlamayan oğluydu.

Peki bu yaşlı kadınla adam kimlerdi?
Gencin çocukkenki kaledeki bakıcıları… Genç kaçtıktan sonra kral tarafından genci bulmaları için görevlendirilmişler ve uzun arayışları sonunda sadece gencin bir yere kadar izini sürebilmişler. Yaşlı adamın gence geleneksel kıyafetlerini verdiği ülkeye kadar… Arayışları sonuçsuz kaldığında krala dönüp ellerindeki bütün bilgileri aktarmışlar. Kral da gizli tutmaya çalıştığı bu olayı çaresiz kalarak halka açıklamış ve oğlunu getirene ödül olarak Güzellik’i vereceğini söylemiş. Ama kimse yıllar boyunca bulamamış bu genci ta ki yaşlı kadın bu gence yolda rastlayana kadar.

Peki kral neden genci öldürmüş?
Kaçtığı için oğlunu hiç affedememiş kral. Genç, kralın tek oğluymuş ve kral öldükten sonra tahta geçecekmiş. Kral ölümünden sonra kuralları değiştiremeyeceği için artık içerisinde sadece nefret barındırdığı oğlunu öldürmekte bulmuş tek çareyi.

Aslında zaten bir kral olacak olan genç krallar gibi zengin olmak için gittiği yolda ölmüş yani.

Bu hikayenin ilginç bir yazılışı oldu. İki gün önce sıkılmış otururken bir arkadaşıma boş boş mesajlar atıyordum. İşin aslı ders çalışmamak için oyalanıyordum. Sonra ne olduysa bu hikayeyi yazmaya başladım. Hikayedeki karakterler, olaylar, sonu falan hakkında hiçbir fikrim yoktu yazarken. Gencin öleceğini iki mesaj öncesine kadar ben de bilmiyordum. 50 dakika boyunca toplam 139 kısa mesaj sürmüş hikayenin tamamı. Şimdi hikayeyi buraya geçirirken sadece sondaki cevapların son ikisini ekledim, geri kalan kısımlarda hikaye aynı kaldı sadece yazımsal oynamalar falan oldu. Bana yazarken ve okurken güzel geldi, umarım siz de beğenmişsinizdir.

Şarkılara Alınmış Notlar

Beynimizin ilginç bir çalışma mekanizması var. Etrafımızda gerekli gereksiz çok fazla hafızaya alınabilecek şey var. Beyin bunları belli bir öncelik sırasına koyarak hafızaya alıyor, çok önemli şeyleri hayatımız boyunca unutmazken önemsiz gündelik şeyleri bazen dakikalar içinde unutup gidiyoruz. Mesela öğrenci öss sonucunu öğrendiği anı unutmaz, anne/baba bir çocuğu olacağını öğrendiği anı unutmaz ya da -çok kötü, çok acı verici bir şey olsa da- sevdiğimiz birisini kaybettiğimizi öğrendiğimiz anda nerede olduğumuzu, haberi kimin verdiğini unutmayız, hep hatırlarız. Peki beyin bizim için neyin önemli neyin önemsiz olduğuna nasıl karar veriyor? Cevabı basit, duygularımıza bakıyor. Bazen duygularımız o kadar kuvvetli oluyor ki o anda yaşadıklarımız hayatımız boyunca aklımızda kalıyor. Misal Galatasaray’ın UEFA kupasını kazanması.. Bilmiyorum o maçı izleyip de şu anda düşündüğünde maçı nerede izlediğini, kimlerle izlediğini hatırlamayan var mıdır?

Bazen şarkılara notlar alıyoruz. Bu notlar çoğunlukla şarkılarla alakalı olmuyor ve aynı şekilde o notları almamıza sebep olan duygular da çoğunlukla o şarkılarla alakalı olmuyor. Kimi şarkılar bize geçmişten bir an’ı hatırlatıyor, kimileri hayatımızın belirli bir dönemini, kimileri de birilerini.. Bana çoğunlukla birincisi oluyor. Eğer bir şarkıyla alakalı hatırladığım bir şeyler varsa çoğunlukla o şarkıyı bir defasında dinlediğim yer-zamanla alakalı oluyor bunlar. İşin garip yanı neden o an’ı hatırladığımı bilmiyorum bile, sadece hatırlıyorum. Belki o şarkıyı o andan önce yirmi defa dinlemişim, belki yirmi defa daha dinleyeceğim ilerde ama niyeyse o şarkıyla alakalı o an sadece aklımda kalıyor. O an yaşadığım hangi duygunun o şarkıyı hep o anla hatırlamama sebep olduğunu çoğunlukla bilmiyorum bile. Sanki sabah uyandığında aklında kalan rüya gibi bir şey. Neden ne oldu da o rüyayı gördün, neden hatırlıyorsun belli değil.

Mesela size bir tanesini anlatayım. Bu şarkı beni lise yıllarımda okula giderken otobüsteki bir yolculuğuma götürüyor. Yolculuk dediysem zaten evden okul toplam 5 duraktı, en fazla 10 dakika sürerdi ama ben işte o yolculuğun bir anını çok iyi hatırlıyorum, sanki bir filmden alınmış bir kare gibi.. Otobüs çok kalabalık değildi, otobüsün sağ tarafındaki tekli koltuklarda ön taraflara yakın bir yerde oturuyordum ama en öndekinde değildim. Sabah saatleriydi, kasım gülek köprüsünü çıkıyordu otobüs, sakin bir gün olacak gibiydi ve o anda ben o şarkıyı dinliyordum. Böyle anlatınca duygusal bir şarkıymış gibi geldi di mi? Ama gayet de bangır bangır bir metal parçasıydı.1

Müzik arşivimdeki birçok şarkı ya beni bu örnekte olduğu gibi alıp geçmişteki bir ana götürüyor ya hayatımın bir dönemine götürüyor ya da bana birilerini hatırlatıyor. Şimdi sayacaklarımın hepsi birer şarkının bana anlattıkları işte.. Sabah erken saatlerde dalgalı bir günde sahilde yürüyorum..2 Orta okuldayken sınıfta bir teyp var, kaseti ona koyup tenefüste dinliyoruz..3 Bir spor salonunda çalıyor..4 Yaz okulunda matematik bölümündeki bir dersten çıkmışım başka bir bölümdeki dersime yürüyorum..5 Adana’ya uzun zaman sonra gelmişim, sabahın erken saatlerinde elimde bavul eve doğru yürüyorum..6 Stadyumda koşuyorum..7 Annemle eve dönüyoruz, arabada çalıyor..8 Arkadaşlarla birlikte akşam bağırarak söylüyoruz..9 Bir arkadaşımı söğütözündeki vatan bilgisayarın önünde bekliyorum..10 Evde walkmanden o kocaman televizyon kulaklıklarıyla dinliyorum..11 Adana’ya gidiyoruz henüz Ankara’dan çıkmamışız, arkadaş bu şarkıyı çalmamı istiyor..12 Kampüsün bir köşesinde bir bölümün biraz ilerisinde ormanda oturmuş bir sunumumu hazırlamaya çalışıyorum..13 Nehirin kenarında yürüyüş yapıyorum..14 Kampüste ormanın içinden yürüyerek derse gidiyorum..15 Hep dergi aldığım ufak bir büfenin önünden geçerken dinliyorum..16 Otobüsün içinde Ankara’ya girerken dinliyorum..17

Bu saydıklarımın hepsi belirli anlarla alakalı. Beni hayatımın bazı dönemlerine götüren şarkılar, albümler de oluyor. Ama bunlar çoğunlukla o şarkıyı/albümü ilk defa dinlediğim zamanları yansıtıyor. Bir de birilerini hatırlatan şarkılar var. Bunların sebebi de ya o birisiyle o şarkıyı bir yerde dinlemiş olmam ya da o birisinin o şarkıyı çok seviyor olması oluyor. Bazı şarkılarda da bu durum ortaya çıkıyor işte.

Bu şarkılara alınan notların sadece bende olmadığını biliyorum. Belki ben çok müzik dinliyorum diye bana çok oluyor ama sanırım herkese benzer şeyler oluyor. Eski bir şarkı çalıyor bir bakıyorsun karşındaki kocaman insan ağlamaya başlıyor. Niye diye soruyorsun, rahmetli babamın en sevdiği şarkıydı diyor. Veya yine eski bir şarkı çalıyor bir bakıyorsun karşındakinin yüzüne bir gülümseme bir mutluluk geliyor. Noldu diyorsun, biz bu şarkıyı lisedeyken dinlerdik diyor. Mutlu oluyor çünkü lisedeki mutlu zamanları aklına geliyor.

Sonuç olarak şarkılara alınan notlar hayatımızda sıkça yer alan bir şey. İstemsiz olarak oluyor. Bence beynimizin güzel fonksiyonlarından bir tanesi. Geçmişi şarkılarla hatırlamak çok güzel bence.

Görüşmek üzere…

 

merak edenleriniz için yazıda anlattığım şarkıların sırasıyla listesi:

(1) Rammstein – Du Hast  (2) The Cardigans – Hanging Around  (3) Eminem – Stan  (4) Evanescence – Bring Me To Life  (5) Aslı – Tüm Şehir Ağladı  (6) Ozzy Osbourne – Mama, I’m Coming Home  (7) Cem Adrian – Kayıp  (8) Çilekeş – Siyah  (9) Duman – Helal Olsun  (10) Hayko Cepkin – Balık Olsaydım  (11) Iron Maiden – Brave New World  (12) Kanye West – Can’t Tell Me Nothing  (13) Metallica – Creeping Death  (14) Placebo – Battle For The Sun  (15) Rammstein – Bückstabü  (16) Teoman – Gemiler  (17) Vega – Ankara

 

Eleştirel Düşünme ve Amaçlar

İlk defa 5 yıl önce duymuştum bu kelimeleri bir arada: Critical Thinking. Türkçesi “eleştirel düşünme” olarak geçiyor ama bizim türkçede eleştiri kelimesine kattığımız negatif anlamdan ötürü iyi bir çeviri değil aslında. Birileri “sorgulayıcı düşünme”yi önermiş, daha uygun gibi sanki. Neyse ne demek olduğunu kısaca açıklayayım, kafanıza oturur o zaten. Critical thinking yani sorgulayıcı düşünme, bir şeyi kabul etmeden önce onu öncelikle kendi mantık süzgecinden geçirmektir kısaca. Yani “neden?” sorusunu sormaktır. Malesef bizim eğitim sistemimizde neredeyse hiç yer almıyor. Tam tersine biz çocukları sorgulamaktan uzaklaştırıp, “bu böyledir nedenini sorma” zihniyetiyle yetiştiriyoruz. Sonucunda da sorgulamayan, -bu kelimeyi kullanmak istemiyorum ama mecburum- “koyun” gibi kendisine denilenleri kabul eden bir millet oluyoruz. Malesef özellikle ülke mevzularında olaylara tercih ettiği “siyasi görüşünün” kendisine söylediği gibi bakan bir toplum olmuş vaziyetteyiz. Neyin doğru neyin yanlış olduğuna kendimiz değil siyasi görüşlerimiz karar veriyor. Burada herhangi bi siyasi partiye taş atmıyorum yanlış anlaşılmasın, bu dediğim bütün siyasi partiler için geçerli. Kendimize bir parti seçiyoruz ve artık bizim doğrularımıza yanlışlarımıza o parti karar veriyor. Neyse bu apayrı bi konu, şimdi buna girmeyelim. Sonuç olarak eleştirel düşünme, bir şeye körü körüne inanmadan önce onu sorgulamaktır.

Fakat şöyle ilginç bir durum var. Her ne kadar bize eleştirel düşünme öğretilmiyor olsa da, aslında farkına varmadan onu kullanıyoruz. Evet, var olan düşüncelerin doğruluğuna karar verme konusunda olmasa da kendimizle alakalı kararları verirken sürekli kullanıyoruz. Yani mesela tanımadığınız birisine nedenini söylemeden bir şeyler yaptırmanız çok mümkün değildir. (En azından bana pek yaptıramazsınız) Sebep-sonuç ilişkisi diye bir kavram var, her şey bir amaç için oluyor. İşte biz de yaptığımız çoğu şeyi yaparken neden sorusunu soruyoruz aslında.

Neden bir işte çalışıyorsun? Çünkü para kazandığım için.

Neden ders çalışıyorsun? Çünkü okuyup bir meslek kazanmak için.

Neden müzik dinliyorsun? Çünkü eğlendiğim, mutlu olduğum için.

Şimdi hayatınızda yaptıklarınızı düşünün, yani verdiğiniz kararları. Hepsi bir amaca ulaşmak için yapılan şeyler. İşte insanın hayatındaki en büyük motivasyon da o amaçlara ulaşma isteği. Bize küçükken “inanmak başarmanın yarısıdır” diye öğretmişlerdi. Tamam belki yarısı değil ama çok önemli bir adım inanmak. Tam tersi olarak da eğer birisi bir şeyin olacağına inanmamışsa onu başarmasının çok bi imkanı yok zaten.

Buraya kadar anlattıklarım için “eee yani bunlar böyledir, biliyoruz hepimiz zaten” falan diye düşünüyor olabilirsiniz. O zaman bu anlattıklarımı sizin için hayatta işinize yarayacak bir şekle getireyim, var olan bilginizi hayatta kullanabilmenizi sağlayayım.

Mesleğim gereği insanlarla iyi anlaşabilmem iyi bir ekip lideri olmam gerekiyor. Bir meslek sadece okulunu okuyarak kazanılmıyor, sizin de kendinizi geliştirmeniz gerekiyor. Ben de nasıl ekibimdeki insanların çalışma isteklerini arttırabilirim diye düşünürdüm ara sıra. Lan daha mezun bile olmadın niye bunlara takılıyosun diye sormayın sakın. Bir bakarsın hayatın içine düşmüşsün ve kendini ilk defa futbol oynayan bir çocuk gibi ne yaptığını bilmez bir vaziyette bulursun. O yüzden kendini bazı şeylere önceden hazırlamak en iyisi. Neyse sorardım işte kendime, insanlar nasıl motive olur diye. Birini en kolay ödülle yani iş hayatında parayla motive edebilirsiniz ama her zaman o gerekli parayı ödül olarak koyacak imkanınız olmaz, aslında nerdeyse hiç olmaz. İşte o zaman ben insanları incelerken gördüm ki en büyük motivasyon kaynaklarından biri amaçlar. Birinin önüne bir amaç, bir başarı koyarsanız işte o zaman onun verimliliğini arttırabilirsiniz. Bu sadece iş hayatıyla alakalı bir olay değil, aynısı öğrencilerde, sporcularda da geçerli. Spor tarihine baktığımızda bunun yüzlerce örneği var; yeteneklerinin çok çok üstüne çıkıp da çok büyük başarılar elde etmiş takımlar. Ya da öğrencileri ele alalım, “kapasitesi bu kadar” denilen kaç tane insanın azimle bir yerlere geldiğini görebiliyoruz.

Sonuç olarak amacın yoksa isteğin de olmaz, azmin de. Birini motive etmenin en güzel yollarından biri önüne bir amaç koymaktır, o kişiye bir şeyi başarmanın verdiği sevinci yaşatmaktır. Böylece o insan da başarılı olmanın bağımlısı olur ve bir daha hiç başarısız olmak istemez. Çünkü hepimiz mutlu, huzurlu olmanın peşindeyiz.

Eleştirel düşünme konusu ise apayrı olarak ele alınması gereken bir konu. Sorgulamayı öğrenmeliyiz, “neden?” diye sormalıyız. Bilinçli bir birey olmak bu dünyadaki en önemli şeylerden biri ve bunu başarmak için de en önemli adım eleştirel düşünmeye sahip olabilmek. Şunu da aklımızdan çıkarmamamız gerekir; insan sorguladıkça bir şeyler öğrenir, sorguladıkça bir şeyler başarır.

Saygılarımla

 

Eleştirel düşünme hakkında daha fazlası: vikipedia

Acaba Şimdi Görse Ne Derdi?

6 yaşında okula başlamışım. Ona göre gidin işte. Okuldan öncesini pek hatırlamıyorum.

Acaba .. yaşındaki Ömer bugünkünü görse ne derdi?

6 yaşındaki Ömer derdi ki: benim yazım seninkinden güzel.

7 yaşındaki: sen niye hala r’leri söylemiyorsun?

8 yaşındaki: oha mühendis mi olacaksın sen şimdi?

9 yaşındaki: ne güzel hep kebap falan yiyosun.

10 yaşındaki: sen şimdi istersen derslere eşofmanla gidebiliyo musun? süpermiş.

11 yaşındaki: ben salak mıyım da ders çalışıyorum sen çalışmıyorsun?

12 yaşındaki: hesapladım sen 16 yıldır okuyosun.

13 yaşındaki: sanırım ben senden zekiyim.

 

14 yaşındaki: senden daha iyi bir okul kazanmanı beklerdim.

15 yaşındaki: en iyisini sen yapıyosun be abi, hayat ders çalışmayınca güzelmiş.

16 yaşındaki: abi sen o okulu nasıl kazandın ya?

 

17 yaşındaki: yazık lan sana, bu okul hazırlık öğrencisine güzel.

18 yaşındaki: nasıl bu okulu 5 yılda nasıl bitiremedin hayret ettim doğrusu.

19 yaşındaki: hacı sen bu bölüm derslerini nasıl geçtin ya? zormuş bunlar cidden.

20 yaşındaki: benden 2 yaş büyüksün ama iddia ediyorum benim mühendislik bilgim seninkiyle eşittir.

21 yaşındaki: hadi iki ders çalışalım da şu okul bitsin artık.

 

zevkliymiş ya bu, bi ara da benim onlara söyleyeceklerimi yazayım:)

Numb

Sanki kalabalık bir caddenin ortasındayım, istiklal caddesi gibi bir yer.

Her yerde insanlar var, ben ortalarında duruyorum.

Yanımdan onlarca insan geçiyor, hiçbiri bana dokunmuyor.

İnsanları seyrediyorum, hepsi bir şeylere odaklanmış vaziyette. Bir tanesi bile benim farkımda değil.

Ama sanki bir şeyler yanlış, sanki ben orada olmamalıyım.

Ama ama… Ama ben onlara bir şey yapmıyorum ki, sadece izliyorum.

Ne yapmam gerektiği hakkında hiçbir fikrim yok, hareket edemiyorum.

Zaten oraya nasıl geldiğimi de bilmiyorum.

Sanki oracıkta bir labirentin içindeyim.

Çıkışı bulmak için koşmam mı lazım, yürümem mi? Yoksa hareket etmeden sadece düşünmeli miyim?

Tabii ki bilmiyorum.

Sanırım ben bir kobayım. Evet olabilir.

Etrafıma dikkatlice bakıyorum, beni izleyen birilerini bulmaya çalışıyorum.

Kesin birileri olmalı!

Ama hayır kimse yok.

Sanki birileri bir şeyleri karıştırmış, aslında benim orada olmamam gerekiyor.

Bilmiyorum…

Kendimi hissizleştirilmiş gibi hissediyorum.

Kafa Kafa Kafa: Peki Sen Neyin Kafasısın?

Aaabi sen neyin kafasını yaşıyosun yaa?

Bu laf son aylarda baya bi meşhur oldu. ‘Abi sen neyin kafasısın ya?’, ‘ne içtiysen aynısından istiyorum abi’ falan gibi varyasyonları da mevcut. Geçen gün bi arkadaşım isyan etmiş. Harbiden belli bi seviyeden sonra sinirleri bozan bi laf. Ama sanırım sorun laftan ziyade bu lafı söyleyenlerde. Hani şu ağzını yamultarak konuşanlardan bahsediyorum, ağızlarına terlikle vurulasıcalar. Neyse merak etmeyin bu yazı bu lafla veya onu söyleyenlerle alakalı olmayacak. Bu yazıda kullanacağım ‘kafa’ kelimesi tamamen farklı bi manada; düşünce yapısı, hayata bakış anlamında olacak.

Hayatta belli kafalar var, hayatın akışında sahip olduğumuz. Bunlar sırasıyla şunlar: bebek, çocuk, ergen, genç-öğrenci, çalışan, ebeveyn, emekli, yaşlı. Tabi ki kıstasları değiştirirsek bambaşka şekillerde de hayatın akışındaki kafaları sıralayabiliriz. Ama en genel olanları bunlar. Kısaca bu kafaları açıklayayım.

Bebek Kafası

Pek tarife ihtiyacı yok. Her şeye kuşkuyla yaklaşan, neyin ne olduğuna daha karar verememiş bi kafa işte.

Çocuk Kafası

En sevdiğim kafalardan biri. İç dünyalarına girmeye bayılıyorum. Hayal güçlerine hayranım. Hala keşif evresinde olduklarından çok meraklılar, aynı zamanda çok da saflar. Onların bu masumluklarına takılmaya bayılıyorum. Misal geçen bir saat boyunca küçük bi kuzenimi ineklerin sinirlendiklerinde çocukları yediklerine inandırmaya çalışmıştım. Neredeyse başarıyodum da:)

Ergen Kafası

Yaşlı kafasıyla birlikte iletişim kurması en zor kafa. O dünya tatlısı çocukların hepsi ergenlik denen lanetin etkisiyle birer başına buyruk, her şeyi en iyi kendisinin bildiğine inanan, asi karakterli ergenlere dönüşüyolar. Harbiden uğraşması en zoru diyebilirim. Allah anne-babalara yardım etsin.

Genç-Öğrenci Kafası

Bu kafa aslında iki kafanın tam olarak birleşmesi değil. Şimdi şöyle bi durum var; öğrenci kafası diye bir şey var ama bu kafanın sınırları öğrencilik değil. Bir de genç kafası var, bu kafanın sınırları da gençlik değil. Asıl kafa genç-öğrenci kafası, yani bu iki kafanın kesişimi. Ergen kafasının bittiği yerde başlayıp, çalışan kafasına geçene kadarki kafa dönemi. Hayatın kesinlikle ama kesinlikle en güzel dönemi. O ergen kafasındaki saçmasapan düşüncelerden kurtulup hayata mantıklı bakabilmeye başlayabiliyosun, hem de insanların çoğunda olan dert tasalar sende olmadan. İnsanların hayatlarında hep dönmek istedikleri zaman da bu oluyor işte.

Çalışan Kafası

En büyük şoklardan biri genç-öğrenci kafasından bu kafaya geçerken yaşanıyor. Hayatı sallamaz, yaşadığı güne bakan ilerisi için plan yapmayan, kaygı taşımayan biriyken bir anda kendini zorlu hayat mücadelesinin ortasında buluyosun. Sanki oyundaki zorluk seviyesini arttırmış gibi. Başta zor geliyor tabi. Her gün 8+ saat çalışmak kolay değil, hele de öğrencilikten sonra hiç kolay değil.

Ebeveyn Kafası

Çalışmaya alışmışsın, sen artık bir yetişkin bireysin. Belki kendi isteğinle belki de başkalarının seni zorlaması – hadi zorlaması demeyelim ama yoğun ısrarlarıyla evlenmişsin. Evli barklı sınıfına dahilsin artık. Bundan sonra vereceğin her kararda eşini ve varsa çocuğunu (aslında yoksa da çocuğunu) düşünmek zorundasın. Sanırım hayatın en zorlu dönemi de bu dönem. Kendine vakit ayırmak istesen zor, arkadaşlarınla bir şeyler yapmak istesen kısıtlı. Hayır bi de sonuç olarak vakti zamanında genç-öğrenci kafasına sahipken eğlenmenin ne olduğunu görmüşsün. O eğlenceli zamanlardan, en büyük eğlencesi hafta sonu tuttuğun takımın maçını izlemek, eşiyle sinemaya falan gitmek veya arkadaşlarıyla oturup çay içip muhabbet etmek olan insanlara dönüşüyosun. Zor tabi… Hayır sıralama farklı olsa tamam, önce yetişkin olup sonra genç olsak şahane, ama hayatın öyle bir sıralaması yok malesef.

Emekli Kafası

Uzun yıllar çalışmanın ardından en sonunda emekli olma kararını vermişsin. Çoluk çocuk desen artık çocukluktan çıkmış büyümüş vaziyette. Düşünüyorum da o çalışma hayatının ardından emekli kafasına geçmek çok farklı olsa gerek. Yani düşünsenize 25-30 yıldır her gün gittiğiniz işiniz artık yok, hayatınız baştan sona değişiyor. Tabi bu noktada kişinin kendini görüşünde de çok büyük bir değişiklik oluyor. Bence çalışma hayatının 5. yılındaki insanla 25. yılındaki insan arasında kendilerini gördükleri yaşlılık seviyesi olarak çok da bi fark yoktur. Ama emekli sıfatına ulaştığın anda insan kendini bir anda yaşlı görmeye başlıyor. Bazıları sırf bu durumdan kurtulmak için tekrar çalışmaya başlıyor, emekliyle ebeveyn arası hibrid bi kafaya sahip oluyorlar.

Yaşlı Kafası

Emekli olan insan bir anda kendini yaşlı hissetmeye başlar dedik ama asıl yaşlı kafası emeklilikte biraz vakit geçince geliyor. Türkiye’deki düşük emeklilik yaşlarından ötürü çok da yaşlanmadan emekli oluyoruz. 50-55 yaşındaki insanlara yaşlı denmez. Cidden denmez, deyince de kızıyolar zaten:) Gerçek yaşlılık 65’te falan başlıyor. İşte o kafa yapısı da hele hele günümüzün çok hızlı değişen dünyasında çok farklı bir şey oluyor. Neyse yaşlı kafasını da biliyorsunuzdur, çok derine girmeyelim. Tatlı yaşlı ve huysuz yaşlı diye iki çeşitleri var, onlara hiç girmeyelim.

 

Kafaları kısaca anlattım. Değinmek istediğim bir geçiş var, genç-öğrenci kafasından çalışana geçiş. Gerçekten çok zorlu bir geçiş. Ebeveynden emekliye geçiş de kişinin yaşamında çok fazla değişimin olduğu bir geçiş ama oradaki değişimler hayatı güzelleştiren yönde olduğu için o değişim insanı çok zorlamıyor. Ama genç-öğrenciden çalışana geçiş… Tamam para kazanmaya başlıyorsun, güzel bir şey. Bireyin aileden özgürlüğünü kazanmasındaki son ve en önemli nokta olan maddi özgürlüğe kavuşuyorsun ama kaybettiklerin de çok fazla oluyor. En başta gününün yarısından fazlasını mesaiye vermek zorundasın. Zaten 24 saat olan günün yaklaşık 8 saatini uyuyosun, geriye 16 saat kalıyo. Bu 16’nın da minimum 8 saati mesaiye giderken üstüne bi de en az bir saati işe gidip gelmekle geçiyor. İş stresi, yeterince para kazanmamaktan doğan maddi sorunlar da cabası. Tabi öğrenciliğin kendine özgü sorunları yok mu, var tabi ki. En kötüsü sınavlar var. Hele hele zor bir okulda/bölümde okuyorsan bu sınavlar insanın hayatını mahvedebiliyor. Ama şöyle bir şey de var, sınav dediğin şeyler taş çatlasa toplamda senin bir yılında 4-5 ayını kapsıyor, gerisi sana kalıyor. Çalışma hayatında ise hiçbir zaman bir sınavın öncesindeki gece yaşadığın stresi yaşamasan da bütün yıl boyunca belli bir stresin altında kalıyorsun. Bir yıldaki toplam tatilin de sadece bir aycık. Gerçekten yorucu ama insan sonunda alışıyordur diye düşünüyorum, öteki türlü 25-30 yıl geçmezdi.

22 yaşındayım ve 1-2 yıl içerisinde genç-öğrenci kafamı yitireceğim. Sistem dediğimiz bir şey var, hepimizden güçlü. O sistem beni de içerisine alacak ve bana bir çalışan kafası verecek. Hayatım baştan sona, geri dönmemek üzere değişecek. Şu anda yaptığım şeylerin çoğunu yapacak fırsatım olmayacak artık. Çok daha sıkıcı bir yaşamım olacak, bunları biliyorum. O yüzden hayatımın en değerli zamanlarını güzel geçireceğim ben, çünkü bu zamanların bir daha gelmeyeceğini çok iyi biliyorum. Bazı şeyler gittiği zaman geri gelmiyor; gençlik, sağlık gibi. İşte bu günler de geri gelmeyecek. Aslında özgürlüğümü yitireceğim ben, o an geldiğinde artık sistemin bir kölesi olmuş olacağım. İşte o yüzden de ben o gün gelene kadar yaşamımın, özgürlüğümün kıymetini bileceğim, her anımın tadını çıkartacağım. Ve ilerde dönüp baktığımda kendimle gurur duyacağım.

Kendinize iyi davranın.

Proudly powered by WordPress
Theme: Esquire by Matthew Buchanan.