Open’er Festival 2018

2018’in ilk aylarında kız arkadaşımla birlikte yaz tatili planlarımızı yapmakla meşguldük. Bu sefer temelden bir değişikliğe gidip geçmiş yazlarda yaptığımız gibi arabaya atlayıp oradan oraya, şehirden şehre geçmeyecektik. Onun yerine zamanımızın çoğunu tek bir şehirde, sakin sakin geçireceğimiz bir tatildi hedefimiz. O şehir olarak da aklımızda daha önceki yıllarda birkaç gün geçirdiğimiz ve tadı damağımızda kalan Berlin vardı. Planımız bir apartman dairesi kiralayıp on gün civarı bir süre Berlin’in doyasıya tadını çıkartmaktı.

Bu kulağa hoş gelen plan kafamıza yattıktan sonra Berlin ve çevresinde yapabileceğimiz etkinlikleri araştırmaya koyulduk. İlgimizi çeken kategorilerden bir tanesi de konserlerdi.

Yaz müzik festivalleri genelde Aralık ile Mayıs ayları arasındaki dönemde katılımcı isimleri açıklıyorlar. Bizim araştırmalarımızı yaptığımız zamanlarda da civardaki festivaller katılımcıları yarı yarıya açıklamış gibiydiler. Açıklanan isimlerin içerisinde bir grup vardı ki birçok insan gibi bizim gözümüzde yılların efsanesi seviyesindeydiler ve “acaba gitsek mi” sorusunu kendimize sormaya gerek bile bırakmıyorlardı: Depeche Mode.

Konser Berlin’e yaklaşık 500 km mesafedeki Polonya’nın Gdynia şehrinde düzenlenen 4 günlük Open’er Festivali kapsamındaydı. O ana kadar açıklanan diğer headliner’lar Bruno Mars ve Gorillaz’dı. Geriye açıklanacak bir headliner daha kalmıştı.

Başlangıçtaki planımız Berlin’de geçirdiğimiz süre içerisindeki 2-3 günümüzü Polonya’ya ayırmaktı. Depeche Mode konserinin olduğu günü festivalde, diğer günleri de festivalin olduğu bölgedeki şehirleri dolaşarak geçirecektik. Hem Depeche Mode konserine gitmiş hem de bizim için yeni bir ülke olan Polonya’da birkaç şehri gezmiş olacaktık.

Biz bu planların üzerine uğraşırken 4. headliner da açıklandı ve bizi bir nevi Gdynia’ya kadar gitmişken festivalin 4 gününe de katılmaya mecbur bıraktı: Arctic Monkeys.

Gönül rahatlığıyla tıka basa eğlendik diyebileceğimiz 2018 Open’er Festivali’ni size bu yazıda anlatacağım.

Gdansk/Gdynia’ya Ulaşım

Bizim yolculuğumuz Almanya’nın en batı kısmında yer alan, benim yaşadığım şehir olan Rheine’den başlayıp Gdansk’ta sona erdi. Bir günümüzü yolda kaybetmemek için akşam iş çıkışı yola çıkıp sabah 7 gibi Gdansk’a vararak bu 1000 km’lik uzun yolculuğu tamamladık. Öncelikle 4,5 saat süren bir yolculukla Rheine’den Berlin’e trenle geçtik. Ardından 3,5 saatlik bir otobüs yolculuğuyla Poznan’a vardık ve oradan da 4 saatlik bir tren yolculuğuyla Gdansk’a geçtik. Biz Gdansk’a yaklaştıkça etrafımızdaki festivalcilerin sayısı da arttı ve son trenimize bindiğimizde trenin neredeyse hepsini festivalciler oluşturuyordu.

Open’er Festivali Polonya’nın kuzeyinde yer alan, 500 bin civarı nüfusuyla ülkenin en büyük 6. şehri olan Gdansk’ın komşu şehri Gdynia’daki bir eski askeri havalimanında 2002’den beri düzenleniyor. İki şehrin arası trenle yaklaşık yarım saat. Birbirine çok yakın olan Gdansk, Gdynia ve Sopot şehirleri, Tricity bölgesi olarak geçiyor ve bu bölgede sınırsız kullanım sağlayan uygun fiyatlı tren biletleri mevcut.

Havayoluyla ulaşım da üzerinde düşündüğümüz bir seçenekti fakat uçağa binmek için gecenin bir yarısında kalkıp Dortmund’a gitmemiz gerekiyordu. Yine 5-6 saatimizi alacaktı. Maddi açıdan iki seçenek de birbirine yakındı. Biz tercihimizi daha huzurlu ve eğlenceli olacağını düşündüğümüz demir-karayolu kombinasyonundan yana kullandık. (İyi ki de öyle yapmışız.)

Festivale Türkiye’den katılmak isteyenler hazır o kadar gelmişken Berlin’e de uğrayalım derlerse önce oraya uçup ardından bizim yaptığımız gibi toplu taşıma ile Gdansk’a geçebilirler. Ya da Kiev, Viyana, Budapeşte gibi hub şehirler üzerinden aktarmalı uçaklarla Gdansk’a da uçulabilir. Wizzair ve Ryanair gibi ucuz havayolu şirketlerinin Gdansk’a buralardan uçuşları mevcut.

Arabayla seyahat Polonya için genel olarak tavsiye edeceğim bir ulaşım şekli değil. Batı Avrupa ülkelerindeki gibi hızlı ve konforlu otoyolları Polonya’da bulmak mümkün değil.

Konaklama

Her müzik festivalinde olduğu gibi Open’er’da da çadır alanları mevcut. “Genciz, çılgınız ve festival zamanı konfor aramak da neymiş” diyenler için çadırda kalmak bir seçenek olabilir. Biz o görüşte olmadığımız için çadırda kalma seçeneğini pas geçtik.

Gdansk’ın daha büyük bir şehir olması ve Gdynia’nın festival süresince tıka basa dolu olacağını varsaymamızdan dolayı biz Gdansk’ta konaklamaya tercih ettik.

Polonya’da bizi en fazla şaşırtan şeylerin başında şehirlerdeki toplu taşıma sisteminin dakikliği ve rahatlığı geldi. (Sanırım eski komünist ülkelerden birisi olmasıyla ilişkili) Bu sebeple Gdansk’ta konaklayacak olanların tren istasyonuna çok yakında konaklamaya kasmalarına gerek yok. Sabaha kadar çalışan gece otobüsü hatlarından birinin yakınından geçtiği her yerde kalınabilir. Bizim konakladığımız Nice Rooms’u tavsiye edebilirim. Temiz, ferah ve makul fiyatlı bir yerdi. Çalışanları yeterli seviyede İngilizce konuşuyor.

Biletler

Festivalin düzenleyicisi olan Altersklep şirketi kendi sitesi üzerinden biletleri satıyor. Biz geçen yıl 4 günlük biletleri kişi başı yaklaşık 140€’ya almıştık. Bu yıl için de 600 Polonya Zilotisi fiyatla yine aynı seviyedeler.

Biletler elektronik olarak emaille geliyor. Başka festivallerde de olduğu gibi Open’er’da da bileklik sistemi kullanılıyor. O elektronik biletleri festival zamanı belirli yerlerde kurulmuş gişelerde birer bilekliğe dönüştürmeniz gerekiyor. Biz Gdynia tren istasyonunun önündeki gişelerde dönüştürmüştük.

Festival süresince biletiniz aşağıdaki instagram postunda görebileceğiniz bileğinizdeki bilekliğiniz oluyor. Bilekliklerin boyutunu metal bir kıskaçla sizin bileğinize göre takarken görevliler ayarlıyorlar ve bu sebeple festival süresince bilekliği çıkartamıyorsunuz. Çıkartmak için ya bilekliği kesmeniz ya da o metal kıskaca zarar vermeniz gerekiyor. Her gün festivale girişte bilekliğiniz ve üzerindeki metal kıskaç kontrol ediliyor.

Festival Alanına Ulaşım

Gdynia tren istasyonundan festival alanına ulaşmak için gün boyunca çalışan ring otobüsleri mevcut. Onların sizi bıraktığı duraktan festival alanının girişine varmak için de yaklaşık 15 dakika yürümeniz gerekiyor. Özellikle akşama doğru ve headliner konserlerinden sonra ring otobüsleri oldukça dolu oluyor. Biraz sıra beklemek gerekebiliyor.

Gdynia içerisinde konaklayanlar için şehrin mevcut toplu taşıma sistemindeki otobüslerle de festival alanına ulaşmak bir seçenek. Sizi ring otobüsünün bıraktığı yerde bırakıyor onlar da. Biz sabahında Gdynia’yı gezdiğimiz bir günde o şekilde festival alanına ulaşmıştık.

Festival Alanı

Geniş Open’er Festival Alanında Bir Görünüm

Yazının başında bahsettiğim gibi festival eski bir askeri havalimanı olan Kosakowo havalimanında yapılıyor. Oldukça geniş bir alan. Ana sahnenin bulunduğu giriş kısmından en arkadaki çadır sahnesine ulaşmak bozuk toprak zemini de hesaba katınca yaklaşık 10-15 dakikanızı alıyor.

Yukarıdaki festival alanı planında da görebileceğiniz gibi toplamda 6 adet sahne bulunuyor. Bunları ana sahne (Orange Main Stage), ikincil sahneler (Tent Stage ve Alter Stage) ve üçüncül sahneler (Beat Stage, Silent Disco ve Firestone Stage) olarak gruplandırabiliriz. Üçüncül sahnelerde günün sadece bazı zaman dilimlerinde konserler oluyor. İkincil sahnelerde güzel müzisyenlere denk gelmeniz mümkün. Alter Stage, farklı ülkelerden alternatif müzik türlerinin çalındığı sahne.

Alanın içerisinde birkaç noktaya kümelenmiş çok fazla sayıda portatif WC mevcut. İnternette okuduğumuz bazı yazılarda insanlar diğer büyük festivallere göre tuvalet imkanlarının Open’er’da çok iyi olduğunu belirtmişlerdi. Bizim de festival süresince çok az sıra beklediğimizi ifade edebilirim.

Hava durumuyla alakalı dikkat edilmesi gereken bir durum var. Gdynia Baltık Denizi kıyısında yer aldığı için çok değişken bir havaya sahip. Her şey günlük güneşlik giderken bir anda rüzgar esmeye başlayıp yağmur yağabiliyor. O yüzden her zaman hazırlıklı olmak gerekiyor. Üstünüze giyeceğiniz hırkanızı, montunuzu ve altınıza sereceğiniz ufak kiliminizi sırt çantanızda götürmenizde fayda var.

Festival Alanında Yeme-İçme İmkanları ve Ödeme Sistemi

Festival alanında belirlenmiş iki büyük bölgede birçok ufak yeme-içme standı mevcut. Burger, makarna, tavuk, pizza, çeşitli kızartmalar, vegan, ızgara, tatlılar vs. Eğer çok kısıtlı şeylerle beslenen birisi değilseniz 4 günlük festival süresince mevcut yemek imkanlarından sıkılma şansınız pek yok.

İçki açısından Open’er mükemmele yakın bir festival. Malumunuz ülkemizde içkiler Avrupa’dan oldukça pahalı. Polonya’da ise Avrupa genelinden bile daha ucuzlar. Open’er’daki içki fiyatları da bundan nasiplenmiş. Bir 50’lik bira yaklaşık 2 euronun biraz üzerindeydi. Almanya’daki bir müzik festivalinde 3-3,5 eurodan aşağıya aynı birayı almanız mümkün değildir.

Heineken festivalin ana sponsoru ama içeride sadece Heineken marka bira satılmıyor. 3-4 stantta da Desperados var. Fiyatları Heineken ile aynı. 1-2 stantta shotlar ve kokteyller satılıyor. Ayrıca yine 2-3 stantta da geniş şarap seçenekleri mevcut.

Fakat Open’er’ın içki konusunda gıcık bir kuralı var. Yeme-içme alanlarından alınan içkileri ne yazık ki o alanların dışarısına çıkartamıyorsunuz. (Festival alanı çok geniş olduğu için her yerin plastik bardak çöpleriyle dolmasını istemiyorlar sanırım.) Yeme-içme alanlarının girişlerinde güvenlik görevlileri bekliyor ve elinizde içkiyle çıktığınızı görürlerse sizi durduruyorlar. Bu durum bizi üzdü. Ama 2 gün kadar üzdü. 3. günde sistemin açığını bulduk. Hazırsanız taktiği açıklıyorum. Bir kişi yeme-içme alanının içerisine girip içkileri alır. Diğer kişi yeme-içme alanlarının kapılarının arasında kalan kısımdaki (iki kapı arası 50-60 metreyi bulabiliyor) portatif tel duvarlara gider ve içerideki arkadaşı tellerin arasından dikkatlice içkileri dışarıdaki arkadaşına verir. Lütfen şimdi bu taktiği öğrendiniz diye gidip o boş plastik bardakları konser alanında yere atmayın. Teşekkürler.

Festival kapsamında Mastercard ile birlikte geliştirilmiş özel bir temassız ödeme sistemi kullanılıyor. Ücretsiz olarak temin edebildiğiniz silikon bilekliklerin içerisinde minik bir RFID kart var. Alandaki bazı bankolardan bilekliğinize yükleme yapıyorsunuz. Nakit (Polonya Zilotisi) veya kredi kartıyla yüklemek mümkün. Bu bilekliklere ek olarak temassız kredi kartınızı da ödemelerde kullanabiliyorsunuz. Yurtdışı harcamalarındaki klasik masrafları düşünürsek yanınızda getirdiğiniz Euroları şehir içerisindeki Kantor denilen döviz bürolarından Ziloti’ye bozdurmak bütün Polonya seyahatiniz boyunca en mantıklı olan yöntem olacaktır.

Konserler

2018 Lineup’ı

Gelelim Open’er Festival 2018’in Lineup’ına. 2019’daki mevcut festivallerin şu ana kadar açıklanan lineup’larına bakınca açıkçası insan 2018 Open’er’ın ne kadar da kuvvetli bir lineup’a sahip olduğunu anlıyor. Depeche Mode, Gorillaz, Arctic Monkeys, Bruno Mars, Nick Cave abimiz, MØ, Post Malone, Massive Attack ve daha birçoğu.

Depeche Mode konseri içlerinde bizi en mutlu eden oldu. Ardından Gorillaz’ı 2. sıraya koyabiliriz. Damon Albarn neden özel bir müzisyen olduğunu bize bir kez daha sahnede gösterdi.

Bizi ufak da olsa hayal kırıklığına uğratan ise Arctic Monkeys’di. Malumunuz kendileri 2018’de yeni stüdyo albümlerini çıkarttılar. Peşinden de büyük hayran tepkilerine maruz kaldılar. Ne yazık ki geçmiş albümleriyle yakından uzaktan alakası olmayan bir albüm. Konserde de ne zaman geçmiş albümlerinden çalsalar seyirci coştu. Ne zaman araya yeni albümden bir şarkı girseler konserin enerjisi düştü.

Polonya, Gdansk ve Gdynia

Polonya’ya daha önce bir kez iş icabıyla günübirlik gelip gitmiştim. Poznan’ın biraz güneyindeki bir şirketi ziyaret etmiştik. Hem o ziyaretimde hem de bu tatilde Polonya beni olumlu yönde oldukça şaşırttı. Bu seyahatler öncesinde Polonya benim aklımda geride kalmış balkan ülkelerine benzeyen, bir diğer gelişmemiş eski Varşova Paktı ülkesi idi. Fakat gittikten sonra gördüm ki Polonya oldukça yüksek hızla modernleşen, Avrupa Birliği’nin en hızlı gelişen ülkelerinden birisi. (İstatistikler de bunu doğruluyor. 2018 Yılı GSYH Artışı -> AB Ortalaması: %1,9, Polonya: %5,1) Bunda AB’den aldığı yüksek miktarlardaki teşviklerin payı büyük. Bununla birlikte halkı da oldukça çalışkan. Polonya’daki kısıtlı iş imkanlarından dolayı birçok Polonyalı çocuk yaştan itibaren Almanca öğreniyor ve para kazanmak için Almanya’da çalışıyorlar. Almanya’da inşaat ve taşımacılık sektörlerinde Polonyalı ağırlığı oldukça yüksektir.

Gdansk tarihsel geçmişinden dolayı oldukça önemli ve büyük bir liman şehri. Dünya savaşları öncesinde ve arasında Almanya ile Polonya arasında hep gidip gelmiş bir şehir. Eski adı Danzig olmakla birlikte Almanca’da hala Danzig olarak geçmektedir. Alman arkadaşlarıma Gdansk’a gidiyorum dediğimde kimse bir şey anlamamıştı. Çünkü şehir Almanya İmparatorluğu’na bağlıyken adı Danzig’miş ve sonrasında da Almanlar için hep öyle kalmış.

Polonya’nın gelişmekte olan yüzünü Gdansk’ta da görmek mümkün. Bazen bir resim bin kelimeye bedel oluyor. Aşağıdaki resim size Gdansk’ı anlatacaktır diye umuyorum.

Bir tarafta birçok Gdansk kartpostalında, magnetinde gördüğünüz, restore edildiğini düğündüğünüz o meşhur nehir kıyısındaki eski evler. Diğer tarafta da o eski evlerin 2. Dünya Savaşı’nda yıkıldığını ve bugün Gdansk’ta gördüğünüz evlerin aslında sıfırdan inşa edilen “eski” binalar olduğunu ortaya seren yapılar.


Gdansk’taki bir bisiklet park istasyonunda bulunan herkesin kullanımına açık bisiklet tamir seti

Gdynia da Gdansk gibi Baltık Denizi kıyısında yer alıyor. Gdansk’ın yaklaşık yarısı nüfusa sahip. Festival esnasında oldukça kalabalık olduğu için biz çok fazla şehir merkezinde vakit geçirmedik. Gitmişken gezilip görülecek güzel bir liman çarşısı var. Salaş, güzel bir balıkçı arıyorsanız Nemo’yu tavsiye edebiliriz.

Son Olarak

Gerek ferah ve geniş festival alanı, gerek oldukça düzenli ve profesyonel organizasyonu, gerekse de yeme-içme konusundaki geniş seçenekleri açısından Open’er Avrupa’da makul bütçelerle gidilebilecek en güzel müzik festivallerinden birisi. İyi bir lineup yakaladığınızda tereddüt etmeden gidebilirsiniz.

Festival hakkında daha detaylı bilgi için:

Parov Stelar Mix

Parov Stelar ilginç işler yapan bir dj, produktör. Electro swing diye adlandırılan bir türde müzik yapıyor. Bu türü başlatanlarından biri olarak görülüyor. Oldukça eğlenceli parçaları var. Yurtdışında ve Türkiye’de önemli bir hayran kitlesi mevcut. Ülkemize de arada gelip konserler veriyor. The Parov Stelar Band diye bir grubu var. Geçen yıl bi ara Ankara’da Saklıkent’te de bi konser vermişti. Gitme fırsatım olmamıştı, neden diye hatırlamıyorum.

Eskiden karışık kasetler vardı. 2 tane kaset yeri olan teypler kullanılarak kasetler hazırlanırdı. İnsanlar hem kendileri hem de arkadaşları için karışık kasetler yapardı. Birbirlerine hediye falan ederlerdi. Ondan sonra karışık CD dönemi oldu bi ara. O çok fazla sürmedi, mp3 dosyalarını çalabilen CD çalarlar çıktıktan sonra her CD yüzlerce şarkı almaya başladı. Ondan sonrası da işte mp3 çalarlar zaten. Şimdi artık günümüzde sadece arabalarda CD’ler dinleniyor sanırım.

Biraz eski günlerin anısına ben de bugün Parov Stelar’ın en sevdiğim 10 parçasını derledim, bir albüm yapıp müzik çalarıma attım. Genel olarak eğlenceli şarkılardan oluşuyor. Hani şu bütün moral bozukluklarını alıp götürme gücü olan şarkılardan.

 

Parov Stelar Mix:

1. The Phantom

2. Matilda

3. Catgroove

4. Jimmy´s Gang

5. Lost in Amsterdam

6. The Mojo Radio Gang

7. A Night in Torino

8. Coco

9. Homesick

10. Chambermaid Swing

Athena’dan kendi adında bir albüm: Athena

Geçenlerde müzik arşivimi incelerken Athena’nın bazı albümlerinde bazı şarkıların eksik olduğunu farkettim. Athena dinlerim, çoğu şarkısını bilirim diye bilirdim kendimi ama durum öyle değilmiş dostlar. Eski albümlerindeki şarkıların neredeyse yarısını hiç dinlememişim. O albümlerden bir tanesi de bugün size anlatacağım grubun kendi adını taşıyan albümü: Athena. Ben çok sevdim, siz de seversiniz sanırım.

Albümün çıkış yılı 2005, grubun eurovisiona katılmasından bir sene sonrası yani. O zamanlar Kurban dağılmış ve Burak Gürpınar Athena’da çalmaya başlamış. İyi ki de başlamış çünkü Burak Gürpınar gerçekten bir davul üstadı. Kimilerine göre dünyanın en üst düzey davulcularından biri olarak bile görülüyor. Burak Gürpınar’ın gruba katılmasıyla grubun müziği biraz daha punk rock’a kayıyor. Her ne kadar sabah akşam müzik dinleyen biri olsam da müzik bilgisi açısından rezilimdir. Müzik aleti deseniz zaten yanlarından geçemem, müzik türlerini ayırt etmede de bir hayli kötüyümdür. Ama grubun önceki albümleriyle karşılaştırıldığında bu albümdeki müzikal değişim rahatlıkla farkediliyor. Zaten en büyük farkı şarkılarındaki enerjisi olan Athena, gruba Burak Gürpınar’ın da katılmasıyla tam olarak voltranı oluşturuyor, ortaya şahane parçalar çıkıyor. Bu albümün diğer albümlerden ayrıldığı bir nokta daha var: şarkı sözleri.

Genelde eğlenceli sözleriyle bildiğimiz, hayatı sorunları falan sallamayan, takılmasına bakan Athena’nın bu albümde şarkı sözleri büyük bir değişiklik gösteriyor. Özellikle albümdeki bazı şarkıların sözleri çok karanlık. Genel olarak bir ayrılık sonrası teması hakim sözlerde. Dikkatimi çeken bazı sözleri yazayım, ne demek istediğimi anlarsınız.

 

“Çöküşlerdeyim” isimli parçadan

gece soğuk ve sessiz
senden eser yok şimdi
karanlık girdabında çöküşlerdeyim

mecbur kaldıkça sana
kaçsam da saklanamam
mantıktan bir haber yok yine bana

 

“Bulut” isimli parçadan

yine yoksun yanımda
akşam karanlıkta

yerin dolmaz
silsem olmaz
dokunsam sahte olur
gerçek olmaz

 

Daha bunlar gibi başka örnekler de var. Başta dediğim gibi müzik olarak inanılmaz bir enerji patlaması var bu albümde ama bazı şarkıların sözlerinde de karamsarlık hakim. Yine de albüm eğlenceli bir albüm. “Çöküşlerdeyim” diyen albüm yeri geldiğinde “Bırak Gitsin” – “Kime Ne” demeyi de ihmal etmiyor. Zaten karanlık sözlere sahip şarkıların müzikleri de o sözleri alıp götürüyor.

Çatal Yürek ve Kime Ne gibi popüler olmuş şarkıları da içinde barındıran albüm bence Athena’nın en güzel albümlerinden biri. Şüphesiz Athena’yla sadece bu albümde ve İT’te çalışan Burak Gürpınar’ın da katkısı büyük bunda. Bu albümü ben zevkle dinliyorum, tarzı size uyuyorsa kesin dinleyin derim. Yazıyı albümden en sevdiğim şarkılardan biriyle, Roket Adam’la bitirelim.

Görüşürüz

 

Cold Snap – Perfection (2010)

Geçen yıl Cold Snap’i Manu Chao’nun meşhur–belki de en meşhur şarkısı Bongo Bong‘a yaptıkları coverla tanımıştım. Her ne kadar Manu Chao’nun şarkısını sevsem de, bence tarzının da etkisiyle Cold Snap’in coverı orijinalinden daha güzel. O zaman haklarında biraz araştırma yapmıştım, Hırvat bi grup. Aslında çok da fazla bilgiye ulaşamamıştım, bir wikipedia sayfaları bile yoktu vakti zamanında. Neyse işte albümlerini indirip dinlemiştim, hala da dinliyorum, şimdi de size tanıtmak istedim. 2010’da çıkarttıkları Perfection 2. albümleri. Yorumlar ilkinden çok daha iyi, grubu uluslararası alana taşıyacağı yönünde. Açıkcası pek de taşıyabildiğini söyleyemeyiz, hala bi wikipedia sayfaları bile yok çünkü:) Ama işin doğrusu gerçekten de çok güzel bir albüm. Şu ana kadar çok tanınmamış olmaları cidden büyük şanssızlık. Elemanlar güzel müzik yapıyolar. Neyse kısaca albüm hakkındaki düşüncelerimi söyleyeyim. 13 parçadan oluşuyor Perfection. Genel olarak güzel bi albüm. Bongo Bong’un haricinde Snap, Party, Going Nowhere, Friend ve Bury The Hatchet albümden beğendiğim şarkılar. Zaten 1-2 dandik şarkı harici kalanlar güzel. Müzikal analize hiç girmiyorum, çapım yetmez. Bi dinleyici olarak sevdim işte. Size de tavsiye ederim, güzel albüm.

Şike Soruşturması ve Fenerbahçe Taraftarının Olaya Bakışı

Büyük gün geldi çattı ve bugün savcılık şike soruşturmasının iddianamesini açıkladı, kimin neyle suçlandığı belli oldu. Teknoloji sağolsun iddianame şu anda yüz binlerce insanın bilgisayarında mevcut. Haberlerde belirtildiği gibi iddianamede iki farklı örgüt oluşumundan bahsediliyor. Biri Olgun Peker’in liderliğinde olduğu bir çok kirli işin içerisine giren bir futbola odaklı örgüt gibi diyebileceğimiz suç örgütü. Diğeri ise Aziz Yıldırım’ın iddianamede belirtildiği üzere -3 yıl üstüste şampiyon olacaz dedik, kesin olmamız lazım- sebebiyle kurduğu bir örgüt. Ama açıkcası Aziz Yıldırım’ın yapılanması için örgüt denmesi biraz fazla kaçıyor. Evet ciddi bir şebeke kurulmuş ama örgüt kelimesi biraz ağır. Neyse iddianamede neler yazdığı onlarca haberde uzun uzun anlatılıyor şimdi onlara hiç girmeyelim. Kısaca bundan sonrasını ve Fenerbahçe taraftarının bütün bu şike olayına bakışına değineyim.

İddianamenin tamamını tabi ki okumadım ama hızlı hızlı göz gezdirdim. Olgun Peker tarafı için gerçekten de bir örgüt durumu söz konusu ve savcılığın istediği kadar fazla olmasa da yüklü bi ceza alırlar gibi. O taraf çok da umurumda değil, beni ilgilendiren Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe’nin ne ceza alacağı. Biraz önce belirttiğim gibi Aziz Yıldırım için o suç örgütü kurmadan dolayı ciddi bi ceza geleceğini düşünmüyorum. Bence bi ceza gelecek ama bu suç örgütü kısmından ziyade şike, spora hile karıştırma tarafından olacak. Yasanın değişmesi için yapılan çalışmaları da göz önüne alırsak şike sebebiyle alacağı cezanın da fazla olacağını düşünmüyorum. 3-5 bişi alır onu da tutuklu kaldığı süreden, iyi halden falan azaltırlar. Bi süre daha yatar çıkar işte.

Tabi bu mahkemenin vereceği cezanın yanında bir de olayın özerk bir kurum olan futbol federasyonuyla alakalı kısmı var. Bildiğiniz gibi sportif konularla alakalı cezaları futbol federasyonu kendi yargılama süreciyle veriyor. Yani bugünden başlamak üzere federasyon da bir yargı sürecine girecek ve dediklerine göre şahsi cezaları hemen, kulüp bazındaki cezaları ise sene sonunda verecekler. Aziz Yıldırım mahkemeden şike dolayısıyla bir ceza alırsa -gözüken o ki alacak- zaten futboldan federasyon men etmese de ömür boyu men olmuş olacak. Bu kadar şike faaliyeti içine girmiş insanların tekrardan futbol içinde barınabilmeleri imkansız. Ki federasyon da Aziz Yıldırım ve Şekip Mosturoğlu gibi bu işe karışmış olanları ömür boyu futboldan men edecek bence.

Peki Fenerbahçe’ye ne olacak? Tuttuğumuz renkleri bir kenara bırakmamız lazım. Fenerbahçe’ye olanlar gerçekten de üzücü şeyler. Hem Türk futbolu için hem de Fenerbahçe için. Financial Times yazarı Simon Kuper’in konuyla alakalı söylediği şahane bi söz var: Her şey üçkâğıt ise taraftar olmanın manası ne? Sonuçta ne Fenerbahçe taraftarının ne oyuncuların ne de teknik kadronun burada bir suçu yok. Görünen o ki olaylardan haberleri bile yok. Oyuncular sahaya motive olup çıktılar, rakipleri yendiklerini zannettiler ama aslında rakipleri yenen onlar değillerdi, bu kadar basit. Başkanların işledikleri suçlar kulüpler tarafından da işlenmiş sayıldığı için Fenerbahçe’nin adı malesef kirlenecek bu olaylar sonunda, aynı şekilde Türk futbolunun adı da. Fenerbahçe ne ceza alır sorusuna gelirsek, bence federasyonun bundan sonra çok fazla yapacağı bir şey yok, sene sonunda Fenerbahçe küme düşürülecek. Eğer ortada bu kadar sayıda maç için yapılmış şikeler için bu kadar delil varsa, bu noktadan sonra verilecek başka bir karar yok. Zaten Fenerbahçe’nin bu olaya yaklaşımı, yeni yönetiminin söylediği gibi “eğer şike yaptıksak bizi düşürün” şeklinde. Bu lafı söyledikleri zaman düşürülemezlerdi çünkü daha ortalık toz duman içindeydi orası ayrı. Ama sene sonunda düşürülecekler. Bundan daha fazla bir ceza alacaklarını düşünmüyorum, zaten küme düşme cezaların en büyüğü olacaktır.

Fenerbahçe taraftarına gelelim o zaman. Bu süreç boyunca en fazla kandırılmış olan Fenerbahçe taraftarıdır bence. Bu olaylar patlak verdiğinde bütün Fenerbahçe taraftarları gerçekten takdire şayan bir şekilde birlik olup başkanlarının ve yöneticilerinin arkasında durdular. Başkanlarının suçlu olduğuna inanmadılar. Bunun için iki sebepleri vardı. Bir kısmı bu suçlamaların tamamının Fenerbahçe’yi yıkmak için yapılan bir komplo olduğuna inandılar. Diğer bir kısmı da kendilerinin yaptıkları iddia edilen suçların diğer takımlar tarafından da yapıldığına ve bunun normal bir şey olduğunu düşündüler. Yani bunu herkes yapıyor o yüzden suçlu değiliz dediler. Ama malesef yanıldılar. Aziz Yıldırım’ın yaptığı gibi sistemli ve çok sayıda şikenin daha önce bir takım tarafından yapıldığını düşünmüyorum. Fenerbahçe taraftarı bunu kabul etmek istemedi ama Aziz Yıldırım gerçekten de harbi harbi suçlu gözüküyor. Bu noktadan sonra kafalarını kumdan çıkarmaları gerekiyor. Aziz Yıldırım ceza aldıktan sonra hala onu savunacak insanların bence “ben futbolu seviyorum” demeye hakkı yok. Tek bir gerçek vardır o da futboldur. Onu kirletenler ise bu oyunun en büyük düşmanlarıdır.

Şüphesiz 50 yıl içinde Türk futbolunda sayısız defa şike yapılmıştır. Şikenin futbol içinde var olmadığını düşünmek aptallık olur. Ama artık dünya değişiyor ve bu işler çok zor hale geldi. Eskiden ne telefon dinlemesi varmış, ne telefon izlemesi. Şike yapılırmış, herkes bilirmiş ama kimsenin delili olmazmış. Sonuçta futbol bu, bugün iyi oynarsın yarın kötü. Kimse gelip de kötü oynadığın için şikeci olduğunu kanıtlıyamaz. Ama artık işler değişti, en başta teknolojinin gelişmesiyle hayatımız baştan sona değişti. Ve artık futbolun temizlenme vakti de geldi. Bu dava örnek bir dava olacak, bir milat olacak. Bundan sonra bu işlere bulaşmayı düşünenlerin bir daha düşünmeleri gerekecek. Şike bundan sonra hiç yapılmayacak mı? Yine yapılacak ama çok azalacak. Çok mu iyimserim? Bence hayır.

Adaletin Öznelliği ve N.Ç. Davası

Eskiden bir şey yazmak istediğimde yazacağım herşeyi düşünüp, planlayıp öyle yazmaya başlardım ama artık aklıma bir konu geldiğinde oturup hemen yazmaya başlayabiliyorum. Yazdıkça devamı geliyor. Yaza yaza yazma kabiliyetim gelişti galiba, ee bu blogu açtığımdan beri 35 yazı yazmışım:)) Ama yine de yazmak vakit alıyor, o yüzden de “bunun hakkında bir şeyler yazarım” dediğim konuları taslak olarak kaydedip boş vaktim olduğunda oturup yazıyorum. Bu şekilde not aldığım bi haber vardı:

Babasını öldürdü ceza almadı!

Cidden üzücü bi hikaye. Ben pek etkilenmem bu tarz haberlerden, insanlar olaya duygusal yaklaşıp üzülürler falan.. Bana pek o durumlar olmaz, en fazla yazık derim geçerim pek de umrumda olmaz. Ama bu sefer bu haberi okuduğumda o kızın yaşadıklarına üzüldüm harbiden. O kızın hayatını mahveden bu kadar aşağılık bir insanın bu dünyadan gitmiş olmasına ve kızın da tekrardan hayatını düzeltme şansına kavuşmasına sevindim.

Tabi bu yazıyı yazma amacım bu değil. Bu hikayenin ilginç bi özelliğine değinmek istiyorum. Kız babasını soğukkanlılıkla öldürüyor, herhangi bir cinnet durumu veya anlık kışkırtma mevzusu yok. Normal şartlar altında kızın cinayetten suçlu bulunup ceza alması gerekiyor. Tabi ki kızın alacağı ceza kanunlarda belirtilen minimumlarda olacak yaşadıklarından dolayı. Alt mahkemede de dava böyle sonuçlanıyor. Tam bir “evet haklısın ama malesef kurallar böyle” durumu. Alt mahkeme de kuralları uyguluyor, verilebilecek en düşük cezayı veriyor ama yine de ceza veriyor. Ama yargıtay bu cezayı kaldırıyor.

Adaletin öznelliği demiştik değil mi? Ceza avukatlarının bir davayla ilgili merak ettikleri ilk şeylerden biri davaya hangi hakimin bakacağıdır. Çünkü hakimden hakime çok fark vardır; kimisi mesela genç sanıklara daha az ceza verme eğilimindedir, kimisi de acayip katıdır kimsenin gözünün yaşına bakmaz. İşte avukatlar bunların hepsini bilirler, her hakimi tanırlar. Avukatların hep aynı şehir bazlı çalışmalarının sebeplerinden biri de budur işte. Her neyse demek istediğim şey şu: her ne kadar kanunlar yazılı olsa da uygulayanlar insan oldukları için adalet hiçbir zamana nesnel değildir. Bu öznellik bu hikayede olduğu gibi güzel yönde işleyebildiği gibi yüzlerce başka davada olduğu gibi kötü yönde de işleyebilir. Basit, parası olan kendini daha iyi savunacak avukatı tutabilir veya hakimin gözünde, sahip olduğu nüfuzundan dolayı ceza verilmesi daha zor olabilir. Fakir olan da çoğunlukla kaderine boyun eğer, belki de işlemediği bi suçtan dolayı hapse girer. Bunların filmlerde olduğunu sanmayın. Evet içerdeki herkese sorsanız masumum der ama içlerinde gerçekten de suçsuz yere senelerce yatanlar da vardır, hayatın acı yüzü.

Yargıtay bu hikayemizde pek de rastlanılmayan, sanki bu dava için uydurulmuş bir gerekçeyle cezayı kaldırıyor ve biz “kamu vicdanını” rahatlatacak bir karara imza atıyor. Aferin sana yargıtay! Ama durun bi saniye ya, aynı yargıtay bu aralar baya tartışılan bir karara daha imza attı: meşhur N.Ç. davası. N.Ç. 13 yaşındayken satıldığı 26 kişinin tecavüzüne uğruyor. Davanın ardından mahkemenin verdiği karar büyük tepki topladı, yerel mahkeme N.Ç.’nin babası yaşındaki kişilerle kendi rızasıyla birlikte olduğu söyledi. Allah aşkına 13 yaşında mı kendi rızasıyla!! Neyse oraya girmeyelim şimdi. Sonra dava yargıtaya taşındı ve yargıtay da yerel mahkemenin görüşüne katıldı, cezaların alt sınırdan verilmesine onay verdi. Böylece sanıklar 10 yıl cezadan falan kurtulmuş oldular. Sonuç olarak tabiri caizse yer yerinden oynadı ülkede, Cumhurbaşkanı bile bu kararlarla alakalı rahatsızlığını dile getirdi. Tabi bu kararı verenlere sordular. Haberden bi paragrafı alıntılayım, yargıtay 14. daire başkanı abimiz verdikleri kararı şöyle savunuyor:

…Şimdi kemik grafilerine göre 14 yaşında, 15 yaşına da çok az var. Dolayısıyla mahkeme de diyor ki, 15 yaşını bitirseydi suç vasfı değişecekti. O yüzden asgari hadden cezayı kurmuş. Biz de bunu yerinde bulup onadık.

Tam bir eline yüzüne bulaştırma durumu. Bitirseydi, değişecektilerle adalet sistemimiz karar veriyor, ne güzel değil mi?

Neyse ben bu yazıyı bu kararları verenlere öfke kusmak için yazmadım. Bahsetmek istediğim şey adaletin ne kadar öznel bir şey olduğuydu. N.Ç. davasında peki bundan sonra ne olacak? Tahmin etmesi güç değil, dava bu kadar kamuoyunda tepki gördükten sonra verilen kararlar bozulacak ve sanıklar hakkettikleri olan daha fazla cezaları alacaklar. Ama asıl trajik olan ne biliyor musunuz? Ya hiç bu dava bu kadar medyaya yansımasaydı? Ya hiç duyulmasaydı? Bu 26 insan (!) asgari cezalarla paçayı kurtaracaklar mıydı? Malesef evet…

6 ay sonradan gelen ömer: sanırım malesef bu insanların cezaları değişmedi.. asıl trajik olan da bu olmuş oldu galiba

[Kitap] Bisküviyi Çaya Yatay Bandırın

Çok kitap okuyan bir insan değilim. Çocukluğumdan beri bu hep böyle. Başta annem ve babam olmak üzere bana düzenli kitap okuma alışkanlığı kazandırmak isteyen çok insan oldu ama hiçbiri başarılı olamadı. Malesef kitap okumayı sevmiyorum çünkü kitaplardan çok kolay sıkılıyorum. (Aslında her şeyden çok kolay sıkılıyorum, bilgisayarımda zamanında yükleyip de sadece bir defa oynadığım onlarca oyun var. Ama bir şeye bağlandım mı da sağlam bağlanıyorum) Bu yüzden de okuyacağım nadir kitaplardan birini seçerken bu özelliğimi göz önüne alıp sadece akıcılığı yüksek kitapları tercih ediyorum ama yine de arada yanlış tercihte bulunup da bitirmemin aylarımı aldığı kitapları seçtiğim oluyor. Hem ilgimi çekecek konulardan bahseden hem hızlı bir işleyişi olan hem de genel olarak iyi bir hikayesi olan bir roman bulmak kolay olmuyor.

Bisküviyi Çaya Yatay Bandırın kitabını gördüğüm anda tam bana göre bir kitap olduğunu anladım. Çünkü hem ilgimi çeken şeylerden bahsediyordu hem de kısa kısa bölümlerden oluşuyordu, böylece kitaptan sıkılmayacaktım. O yüzden de halihazırda okuduğum bir roman ( tam olarak okuduğum sayılmaz, bir aydır kapağını açmamıştım) olmasına rağmen ilk fırsatta bu kitabı aldım ve çok kısa bi sürede, sanırım 2 günde bitirdim. Tam bana göre eğlenceli bir kitapmış gerçekten.

Peki bu kitap neden bahsediyor kardeşim? Bu kitap dünyadaki ilginç bulgulara ulaşmış bazı akademik deneylerin/araştırmaların sonuçlarında yazılmış makalelerden oluşan bir derleme aslında. Tabi ki kitap akademik bir anlatımdan ziyade okuyucuyu sıkmayacak şekilde “bilimin eğlenceli yüzü” konseptine uygun bir anlatıma sahip. İçerisinde dünyanın dört bir yanından çeşitli üniversitelerde yapılmış araştırmaların sonuçları var. Türkiye’den de Mersin Üniversitesi’nden 5 araştırmacının yaptığı “patatesleri kızartmadan önce mikrodalga fırında pişirmek daha sağlıklıdır” sonucuna varan bir araştırma var. Bunun gibi toplamda 104 tane ilginç bilimsel gerçek var kitapta. Hoşuma giden birkaç tanesini yazayım.

— Sakız çiğneyin (ve hafızanız güçlensin)

— Hava yastığına para harcamayın

— Dişlerinizi fırçalayın (ve kalp krizi riskini azaltın)

— Kararı ertesi güne bırakın

— Kendinize güveniniz mi yok? Kötü dedektif romanları okuyun

 

Kitaptaki 104 gerçeğin bazılarını daha önceden duymuştum. Mesela o patates kızartması gerçeğini bi arkadaşım anlatmıştı, bisküviyi çaya yatay bandırma muhabbetini bi belgeselde izlemiştim. Okuduğumda beni gerçekten şaşırtan gerçekler de oldu arada.

Velhasılı kelam güzel, eğlenceli kitap işte. Bir gereksiz bilgiler kitabı olarak düşünmeyin, çünkü o tarz kitaplardan çok daha fazla bilimsel altyapısı olan bir kitap. Alın, bir yerden bir yere giderken falan okursunuz. Zaten toplamda çok uzun değil ve de her gerçek ortalama 1-2 sayfa falan. Bu yüzden de okurken hiç sıkılmıyorsunuz.

o ofsaytı dert edenlerden biri de ben mi oluyorum?

Dün gece twitterda gezerken bi tweete denk geldim.

Öncelikle yazdığım yazının sonradan da anlaşılabilir olması için dünü özet geçeyim.

Ankara Kızılay Kumrular Caddesi’nde park halindeki bir araca konulan bombanın patlaması sonucu 3 vatandaşımız öldü, çokca sayıda yaralı da var. Saldırıyı şu ana kadar üstlenen olmasa da kimin yaptığıyla alakalı şüphe yok tabiki, ASALA değil ya. (ASALAya da birazdan değinecem) Sonuç olarak benim de sayısız defa geçtiğim yolda, bugün birileri hiçbir suçları yokken, “masumken” öldürüldüler veya bazı uzuvlarını kaybettiler. Gerçekten insanı derinden etkileyen çok üzücü bir olay. Bu patlama sabah saatlerinde oldu. Ardından akşam da TFF’nin yeni bir kararla -seyircisiz oynama cezası verilen maçları sadece kadın ve 12 yaş altı çocukların izleyebileceği hale getiren- Fenerbahçe Manisaspor maçı 43bin kadın ve çocuk seyirci önünde oynandı. Son dakikada da fenerbahçenin golü yanlış bir ofsayt kararıyla iptal edildi ve maç berabere bitti.

Yukarıda size gösterdiğim tweeti okuyunca ilk tepkim “o ofsaytı dert edenlerden biri de ben mi oluyorum?” oldu. Harbiden kendimi kötü hissettim bi an için. Bugün insanlar Türkiye’nin başkentinin ortasında öldürülürken benim maçı izleyip eğlenmem yanlış bir şey miydi? Sorguladım kendimi biraz, “napıyoruz biz, yaptığımız duyarsızlık mı?” dedim. Ya da daha doğrusu biz acıları bu kadar çabuk mu unutuyoruz diye sordum kendi kendime.

Evet unutuyoruz, bazı şeyleri çok çabuk unutuyoruz ama bence bunun sebebi duyarsızlık değil. Tek bir cümleyle; insanoğlu sevmediği şeylerden uzaklaşmak, onları unutmak istiyor. İşte bence bütün meselenin altında yatan bu, bizi üzen şeyleri çabucak unutmak istiyoruz. Tam tersi bir şekilde de bizi mutlu eden şeyleri bırakmak istemiyoruz. Bu yüzden insanlar futbolu, mizahı, sanatı vs. seviyor işte. İnsan yapısının temelinde olan bir şey yani bu; kötüyse uzaklaş, iyiyse yaklaş. O yüzden de işte o insanlar ve biz saldırıyı değil de verilmeyen golü konuştuk. Çünkü öbür türlüsü bizi üzüyordu ve biz de bundan kaçtık.

Peki bu Kamil abimiz ve olanlara onun gibi bakanların olayı neydi? Bence hepsinin olayı riyakarlık değil. Sanırım bu bazılarımızın üzücü şeylere olan direncinin çoğumuzdan daha yüksek olmasıyla alakalı bir şey. Yani bazılarımız unutmamanın verdiği acıya katlanabiliyor, çoğumuz katlanamayıp unuturken. Nasıl maçtan konuşan insana duyarsız damgası yapıştırmamalıysak, bu Kamil abimiz gibi konuşanlara da riyakar damgası yapıştırmamalıyız. Tabi insanları ayıpladıktan 2 saat sonra karikatür paylaşıyorlarsa durumları farklı. Şüphesiz o maçtan konuşanların içinde bolca duyarsız da var, orası da ayrı bi mesele.

ASALA’ya gelecek olursak, ASALA yeni neslin çoğunun haberinin bile olmadığı bir ermeni terör örgütü. Vakti zamanında bir çok Türk diplomatına suikastler düzenlemiş, bombaları seven bir terör örgütü. Benim de tarihle aram kötüdür ama bu tip şeyleri okuyup, o zamanları yaşamış büyüklerimize sorup öğrenmemiz lazım. Sonuçta bunlar güncel konularla alakalı şeyler ve birileri “özür diliyoruz” derken en azından bizim de konuyla alakalı bilgi sahibi olup kendi düşüncelerimize sahip olmamız lazım. İşte eğer bunu yapmazsak, yakın tarihimizi bilmezsek duyarsız olmuş oluruz bence.

ASALA hakkında: http://tr.wikipedia.org/wiki/ASALA

Patlama haberi: http://www.ntvmsnbc.com/id/25252136/

Galatasaray 3-1 Samsunspor ve Genel Takım Değerlendirmesi

Birinci haftadaki belediye yenilgisinden ve bu haftaki samsun galibiyetinden sonra bi genel takım değerlendirmesi yazmak şart oldu. Ama takıma geçmeden önce bu maçın kısa bi analizini yapayım.

GALATASARAY: 3 – SAMSUNSPOR: 1
Stat:
Türk Telekom Arena
Hakemler: Kuddusi Müftüoğlu, Ekrem Kan, Serdar Akçer
Galatasaray: Muslera, Sabri Sarıoğlu, Gökhan Zan, Ujfalusi, Hakan Balta, Melo, Kazım Kazım (Dk. 72 Engin Baytar), Eboue (Dk. 61 Elmander), Selçun İnan, Reira, Baros (Dk. 67 Sercan Yıldırım )
Samsunspor: Ahmet Şahin, Pal Lazar, Kemal Tokak, Bahia, Ergün Teber, Fink, Mustafa Sarp (Dk. 61 Murat Yıldırım), Selim Teber, Dominguez (Dk. 76 Mahmut Ertuğrul Taşkıran), Ekhigo Ehiosun (Dk. 71 Zenke), Bance
Goller: Dk. 18 Melo, Dk. 73 Elmander, Dk. 76 Selçuk İnan pen. (Galatasaray), Dk. 54 Mustafa Sarp (Samsunspor)
Kırmızı Kart: Dk. 74 Ahmet Şahin (Samsunspor)

Seyirci: 35 246

Maçın Analizi:

Maça 4-3-3le başlayan Galatasaray, TT Arenaya taşındığından beri artık olağanlaşan bir şekilde oyuna baskıyla, oyunun tek hakimi olarak başladı. Bunda tabiki oyunun hakimiyetinin Galatasaray’da olmasıyla herhangi bir sorunu olmayan Samsunspor’un da katkısı büyüktü. Durum böyle olunca ilk yarı boyunca Samsunspor’un doğru düzgün bi atağı, gol girişimi olmadı. Melo’nun çok güzel golüyle Galatasaray devreyi önde kapattı. Gol ne kadar güzel olsa da, ilk sıcaklığıyla inanılmaz gibi gelmiş olsa da biraz kalecinin hatası da var, iyi bi kaleci olsa kurtarırdı. Ama yine de güzel gol, sezonun golü olmaz ama güzel işte.

İkinci yarıda ise zaman zaman Galatasaray’ın eski sorunlarının bazılarının hala devam ettiğini gördük. En büyük sorunumuz olan anlık konsantrasyon eksikleri bu yıl da çok canımızı sıkacak gibi. Bir büyük takım olarak inanılmaz kolay goller yiyebiliyoruz. Takım derli toplu savunma yapıyor gibi gözükürken bi anda yapılan bireysel hatalarla ve konsantrasyon kayıplarıyla çok kolay gol yiyoruz. Bu maçta da G. Zan’ın orta sahada yaptığı bir pas hatasının ardından çok hızlı, acısız bir şekilde golümüzü yedik. Zaten Galatasaray maçlarını izlerken takımın oyundan düşmeye başladığı, işte gol geliyor dediğimiz zaman dilimlerine çok alıştık. Bugün de eski düşman -evet malesef biz onu takımımızdayken de sevmiyoduk- Mustafa Sarp golü attı. Durum 1-1.

Ardından Fatih Terim’in Elmander hamlesi geldi. Orta sahada çok fazla verimli olamayan ve bana göre yeri ya H. Balta’nın yerine sol bek ya da kulübede takım oyundan düşmeye başladığı anlarda oyuna girecek oyuncu olmak olan Eboue’nin yerine Elmander girdi. Böylece takım 4-4-2ye döndü ve oyunu tekrar karşı kaleye yıkmaya başladı. Hızlı gelişen bi atakta Sercan’ın şık topuk pası Elmander’in düzgün vuruşuyla birleşince durum 2-1e geldi. 3 dk sonra da “bunu büyük takımlara olsa çalmazlar” dedirtecek bir penaltıyla Selçuk İnan skoru 3-1 yaptı. Bu golün ardından da kaybedecek bir şeyi kalmayan Samsunspor açıldı ve bundan sonra da daha açık bir oyun ortaya çıktı. İki takım da gole yaklaştı ama skoru değiştirebilen olmadı ve Galatasaray 1-1den sonrası biraz stresli olan maçı 3-1 kazandı.

Türk Telekom Arena: Muazzam

Oyuncu değerlendirmelerine geçmeden önce bir iki şey de TT Arena için söylemek istiyorum. Gerçekten inanılmaz bir stad. Bazen keşke geçen sene maça gitmeseymişim diyorum çünkü artık her maçta orada olmak istiyorum. İnanılmaz bir atmosferi var. Eğer şu anda tekrar üniversite tercih edecek olsaydım kesinlikle maçlara gidebilmek için İstanbul’da bi yeri yazardım.

Saha Dizilişi: 4-3-3? 4-4-2?

Takım değerlendirmesine geçelim o zaman. Oyuncuları teker teker değerlendirmeden önce biraz dizilime değinmek istiyorum. Hani şu meşhur 4-4-2 mi, 4-3-3 mü geyiği.

İlk iki maç itibariyle Fatih Terim’in ilk tercihi 4-3-3 olacak gibi gözüküyor. Ama sürpriz olarak bazı maçlara 4-4-2yle başlarken de görebiliriz gibi. Şu an itibariyle Fatih hoca tam olarak buna karar vermemiş gibi ama 4-3-3 ağır basıyor. Her ne kadar her büyük takım idealde, “oyuncuya göre taktik değil, taktiğe göre oyuncu” anlayışına sahip olmak istese de bu işler pratikte hiç öyle olmuyor. Eğer ki takımınızda Quaresma, Keita gibi inanılmaz işler yapabilen hücum oyuncuları varsa taktiğinizi de onlara göre ayarlamanız gerekiyor. Bu tip kanat oyuncularını oynatmak için 4-3-3 oynamaya mecbursunuz. 4-4-2de orta dörtlüye koyarsanız defansif olarak ciddi sorunlar yaşarken, öndeki ikiliye koyarsanız da oyuncunun verimi özellikle “haşin” Türk defansları arasında çok azalıyor. Ama Galatasaray özelinde düşünecek olursak şu an itibariyle taktiği 4-3-3e çekmeyi zorlayacak böyle bir oyuncu yok. Ve ayrıca bence Galatasaray’ı 4-4-2 oynamaya zorlayacak çok önemli bir etken daha var, Galatasaray’ın orta üçlüye koyabileceği Melo ve S. İnan’yu tamamlayacak 3. bir oyuncu yok kadrosunda. Bugün maçı izlerken aklıma belki de orta sahada mükemmel 3lüyü oluşturabilecek bir isim geldi. Galatasaray’a kötü zamanda gelmiş, ayhanla m. sarpla oynamak zorunda kalmış eski brezilyalımız, Elano. Bence Melo-Elano-S. İnan üçlüsü Türkiye’nin gördüğü en iyi ortasaha üçlülerinden biri olabilirdi. Ama mevcut olarak elimizde o kalitede bir oyuncu olmadığı için 4-4-2 oynamamız doğru tercih olabilir. Henüz Fatih Terim de kafasında ideal kadroyu kurmuş vaziyette değil, bekleyip göreceğiz hepimiz.

Oyuncu Değerlendirmeleri:

Fernando Muslera: Gelecek vaadeden bir kaleci. Beklentileri karşılayacağını düşünüyorum. Sezon sonuna kadar ilk 11i bırakmaz.

Sabri Sarıoğlu: Takımın değişmez isimlerinden biri olacak. Son iki senede olgunlaşan oyunu, kendisini sevmeyen birçok Galatasaray taraftarının kendisi hakkındaki düşüncelerini değiştirdi zaten. İnşallah F. Terim fanteziye kaçıp Sabri’yi orta sahaya, Ujfalusi’yi de sağ beke çekmez. Hem Sabri’nin verimi düşüyor hem de Servet’in yanına koyacak başka düzgün stoperimiz yok.

Servet Çetin: İnşallah geldiğinden beri süregelen şahane oyununu bu yıl da sürdürecek. Eğer ayağı biraz iyi olsaydı Servet’i dünyanın en iyi takımlarından birinde görebilirdik. Bir Türk Pepesi olabilirdi.

Tomas Ujfalusi: “Futbolun çirkefliği” diye bir şey var. Hani şu Lugano’da, Materazzi’de yüksek olan şey. İşte Ujfalusi’de de bu çirkeflik çok yüksek. İlla bir stoperin iyi olması için çirkef olması gerekmez, mesela Servet’in oyunu hiç de çirkef değildir, ama ayarı kaçırılmayan çirkeflik savunmacıya çok şey katıyor. Ujfalusi iki maç itibariyle Galatasaray’ın ihtiyacını karşılayabilecek bir oyuncu görünümü çiziyor. Sezon içerisinde elbette hataları da yedirdiği goller de olacak ama genel olarak katkı sağlayacağını düşünüyorum. Servet’le çok iyi bir ikili olabilirler.

Hakan Balta: Bildiğimiz Balta, çok fazla değişen bir şey yok. Bence oynamaması lazım ama F. Terim onu çok seviyor. Ha çok mu kötü derseniz, değil ama yetersiz. Eskiden savunma yönü çok iyiydi ama son iki yıldır kaybetti bunu.

Emmanuel Eboue: F. Terim onu iki maçtır orta sahada deniyor ama bence yeri orası değil. Evet çok kuvvetli bir oyuncu ama bence oyun kontrolünün Galatasaray’da olduğu maçlarda pek uygun bir orta saha tercihi değil. Oyunun hücum yönüne katkısı çok değil malesef. Bence Terim onu sol bekte H. Balta yerine denemeli. Ama bu sefer de yabancı kontejanı sorun olabilir. Oyuna sonradan girip ortasahaya direnç getirebilir.

Gökhan Zan: Terim neden bu adamı bu kadar seviyor anlamıyorum. Bence takımda sakatlıklar, cezalılar olmadığı sürece kesinlikle ilk 11 oynamamalı. Defansif olarak ciddi sorunlar yaşayabiliyor. Galatasaray için yetersiz.

Selçuk İnan: Türkiye liginin en değerli Türk oyuncusu olacak gibi gözüküyor. Manisa günlerinden beri hep takip ettiğim, insanlara sürekli “bu adamda çok iş var” dediğim birisi. İnşallah başarılı olacak Galatasaray’da.

Felipe Melo: Çok çok sert bir oyuncu. Tam bir serseri mayın. Takıma çok fazla katkı sağlıyor, Cana’dan daha iyi savunma özelliklerine sahip olup aynı zamanda hücuma da destek olabilen, top tekniği yüksek, uzaktan şutları tehlikeli bir isim. Çok hırçın bi oyun yapısı var, her an takımını 10 kişi de bırakabilir malesef. Eğer sinirlerine hakim olursa Galatasaray’a çok katkı sağlayabilecek gibi gözüküyor.

Albert Riera: Belli bir kaliteyi gösterebilecek bir oyuncu. Liverpool’dayken de çok severdim. Ama ne yazık ki Arda’nın boşluğunu dolduramayacak. Eğer form tutarsa ilk 11i bırakmaz. Zaten sol açıktaki yerini zorlayacak çok oyuncu da yok takımda.

Engin Baytar: Bazı yetenekleri olan ama bence Galatasaray’da ilk 11 oynayacak seviyede olmayan bir oyuncu. İyi yedek olur.

Kazım Kazım: Bence hakettiğinden fazla değer görüyor bu takımda. İlk 11 oynayabilecek bir oyuncu değil o da. Zorunluluktan oynuyor diyebiliriz bi nevi. Neler yapabileceğini biliyoruz, o yüzden çok bir şey beklememek lazım. Hem oyun içerisinde hem de sezon içerisinde sıkça düşüşler yaşayan bir oyuncu, zaten öyle olmasaydı fener bırakmazdı.

Sercan Yıldırım: Eğer gününde olursa çok faydalı işler yapabilecek bir oyuncu ama malesef golcü özellikleri çok zayıf. Fakat çok iyi bir sprinter ve golcü özelliklerini de biraz geliştirirse Galatasaray’ın önemli oyuncularından biri olabilir. Bence ayrıca takım 4-3-3 oynayacağı zaman ileri üçlünün sağında düşünülebilir. Sonuçta hızı, top hakimiyeti ve sürüşü oldukça iyi.

Johan Elmander: Takıma katkı sağlayabilecek bir oyuncu görünümünde. Eğer formunu korursa formayı Baros’tan alabilir. Uzun fiziğine rağmen kadife ayaklarıyla top kontrolü oldukça iyi. Başlangıç itibariyle bitiriciliği de oldukça iyi ama sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş. Biz geçen sene Stancu’yu da gördük. İki gol attı, “bu adam iyimiş ya” dedik ama sonu ne oldu. Fakat ben Elmander’den ümitliyim. Eğer ilk 11 seviyesine çıkmasa da takımda zaman zaman katkı sağlayabilecek bir oyuncu.

Milan Baros: Şu an itibariyle sezonun en büyük hayal kırıklığı. En önemli özelliklerinden biri olan çevikliği tamamen gitmiş. Neredeyse her ikili mücadelede yere düşüyor artık. Güçsüzlüğü ayağını da etkiliyor, savunmacısından fiziksel olarak çok etkilendiği için vuruşları, pasları da çok kötü durumda şu anda. İnşallah sezon ilerledikçe toplayacak. Ama ne yazık ki ben çok ümitli değilim.

Sezon Beklentileri:

Geçen senenin ardından ümit vadeden bir takımımız var. Fenerbahçe’nin saha dışında yaşadığı ve yaşayacağı sıkıntıları, Beşiktaş ve Trabzonspor’un dalgalı grafiğini düşünürsek, Galatasaray yeni bir yapılanmaya girmiş olsa da bence ligin en büyük favorilerinden biri. Takım iyi bir uyum yakalarsa sezon sonunda ligi tepede bitirebilir. Ama durun, şampiyon olmak için o yeterli değildi di mi? Teşekkürler TFF (!)

Oscarları tahminlemece

 

Bazıları sallamasyon oldu ama yapcak bişi yok, zaten bazı dallarda ödülleri aday filmleri izlemeden veriyolar di mi? (di mi lan???)

Nese tahminlerimi yapayım da bakalım sabaha 24te kaç tutturacam.

 

 

 

BEST PICTURE

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/4186b530ccaf022f50fe42cfd3192f92.jpg

Black Swan

A Protozoa and Phoenix Pictures Production Mike Medavoy, Brian Oliver and Scott Franklin

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/1aca66d6b37e90dac4d35472f370c351.jpg

The Fighter

A Relativity Media Production David Hoberman, Todd Lieberman and Mark Wahlberg

View Nominee Info

Inception

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/af010e27b1f80695608e35f19c4208fa.jpg

The Kids Are All Right

An Antidote Films, Mandalay Vision and Gilbert Films Production Gary Gilbert, Jeffrey Levy-Hinte and Celine Rattray

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/6b33099d28193ca88fc70f986f3dae9f.jpg

The King’s Speech

A See-Saw Films and Bedlam Production Iain Canning, Emile Sherman and Gareth Unwin

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/f6d1b8344ebfd696c81678b927700752.jpg

127 Hours

An Hours Production Christian Colson, Danny Boyle and John Smithson

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/4a1df4f9c7184347cb243e8e797ee222.jpg

The Social Network

A Columbia Pictures Production Scott Rudin, Dana Brunetti, Michael De Luca and Ceán Chaffin

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/f50753856cfc355a68fae49c44875465.jpg

Toy Story 3

A Pixar Production Darla K. Anderson

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/d5c363a8b68799b896b51e852ed889df.jpg

True Grit

A Paramount Pictures Production Scott Rudin, Ethan Coen and Joel Coen

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/d1d9598fb4f72d7bb80e297ab387d6bc.jpg

Winter’s Bone

An Anonymous Content and Winter’s Bone Production Anne Rosellini and Alix Madigan-Yorkin

View Nominee Info

ACTOR IN A LEADING ROLE

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/3efb380c58fd5cecb88d0a15691343ce.jpg

Javier Bardem

Biutiful A Menage Atroz, Mod Producciones and Ikiru Films Production

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/d5c363a8b68799b896b51e852ed889df.jpg

Jeff Bridges

True Grit A Paramount Pictures Production

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/91d488ad6f4f0e1e29c75b227f66f4e9.jpg

Jesse Eisenberg

The Social Network A Columbia Pictures Production

View Nominee Info

Colin Firth

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/1f7a4cb80501e32f11e1509d4e733f6a.jpg

James Franco

127 Hours An Hours Production

View Nominee Info

ACTOR IN A SUPPORTING ROLE

Christian Bale

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/67716f8eae0acc6f9187fbd5d97759cd.jpg

John Hawkes

Winter’s Bone An Anonymous Content and Winter’s Bone Production

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/49af1e569fd6bac3a7e84dcbaeb06c93.jpg

Jeremy Renner

The Town A Charlestown Production

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/63367d68d3af2142926a13153c0280ee.jpg

Mark Ruffalo

The Kids Are All Right An Antidote Films, Mandalay Vision and Gilbert Films Production

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/8b4ed26e719d036463a40196fec4fa34.jpg

Geoffrey Rush

The King’s Speech A See-Saw Films and Bedlam Production

View Nominee Info

ACTRESS IN A LEADING ROLE

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/d585d77e886ed485f47f9a69ea60796d.jpg

Annette Bening

The Kids Are All Right An Antidote Films, Mandalay Vision and Gilbert Films Production

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/cd60aa2cc615f285e93ab3c9e279fbf3.jpg

Nicole Kidman

Rabbit Hole An Olympus Pictures, Blossom Films and Oddlot Entertainment Production

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/2da84d4cc3df9047e8142003306709e8.jpg

Jennifer Lawrence

Winter’s Bone An Anonymous Content and Winter’s Bone Production

View Nominee Info

Natalie Portman

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/6a9494d7bbda0caf852620ac5593f427.jpg

Michelle Williams

Blue Valentine A Silverwood Films and Hunting Lane Films Production

View Nominee Info

ACTRESS IN A SUPPORTING ROLE

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/fc89d55a86203477de05c96f2dbb7251.jpg

Amy Adams

The Fighter A Relativity Media Production

View Nominee Info

Helena Bonham Carter

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/f12142b06334e8d64a742a8f049f9d8c.jpg

Melissa Leo

The Fighter A Relativity Media Production

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/3a6ebc0a89d06b885092f16251b2cca8.jpg Continue reading

Proudly powered by WordPress
Theme: Esquire by Matthew Buchanan.