[Kitap] Bisküviyi Çaya Yatay Bandırın

Çok kitap okuyan bir insan değilim. Çocukluğumdan beri bu hep böyle. Başta annem ve babam olmak üzere bana düzenli kitap okuma alışkanlığı kazandırmak isteyen çok insan oldu ama hiçbiri başarılı olamadı. Malesef kitap okumayı sevmiyorum çünkü kitaplardan çok kolay sıkılıyorum. (Aslında her şeyden çok kolay sıkılıyorum, bilgisayarımda zamanında yükleyip de sadece bir defa oynadığım onlarca oyun var. Ama bir şeye bağlandım mı da sağlam bağlanıyorum) Bu yüzden de okuyacağım nadir kitaplardan birini seçerken bu özelliğimi göz önüne alıp sadece akıcılığı yüksek kitapları tercih ediyorum ama yine de arada yanlış tercihte bulunup da bitirmemin aylarımı aldığı kitapları seçtiğim oluyor. Hem ilgimi çekecek konulardan bahseden hem hızlı bir işleyişi olan hem de genel olarak iyi bir hikayesi olan bir roman bulmak kolay olmuyor.

Bisküviyi Çaya Yatay Bandırın kitabını gördüğüm anda tam bana göre bir kitap olduğunu anladım. Çünkü hem ilgimi çeken şeylerden bahsediyordu hem de kısa kısa bölümlerden oluşuyordu, böylece kitaptan sıkılmayacaktım. O yüzden de halihazırda okuduğum bir roman ( tam olarak okuduğum sayılmaz, bir aydır kapağını açmamıştım) olmasına rağmen ilk fırsatta bu kitabı aldım ve çok kısa bi sürede, sanırım 2 günde bitirdim. Tam bana göre eğlenceli bir kitapmış gerçekten.

Peki bu kitap neden bahsediyor kardeşim? Bu kitap dünyadaki ilginç bulgulara ulaşmış bazı akademik deneylerin/araştırmaların sonuçlarında yazılmış makalelerden oluşan bir derleme aslında. Tabi ki kitap akademik bir anlatımdan ziyade okuyucuyu sıkmayacak şekilde “bilimin eğlenceli yüzü” konseptine uygun bir anlatıma sahip. İçerisinde dünyanın dört bir yanından çeşitli üniversitelerde yapılmış araştırmaların sonuçları var. Türkiye’den de Mersin Üniversitesi’nden 5 araştırmacının yaptığı “patatesleri kızartmadan önce mikrodalga fırında pişirmek daha sağlıklıdır” sonucuna varan bir araştırma var. Bunun gibi toplamda 104 tane ilginç bilimsel gerçek var kitapta. Hoşuma giden birkaç tanesini yazayım.

— Sakız çiğneyin (ve hafızanız güçlensin)

— Hava yastığına para harcamayın

— Dişlerinizi fırçalayın (ve kalp krizi riskini azaltın)

— Kararı ertesi güne bırakın

— Kendinize güveniniz mi yok? Kötü dedektif romanları okuyun

 

Kitaptaki 104 gerçeğin bazılarını daha önceden duymuştum. Mesela o patates kızartması gerçeğini bi arkadaşım anlatmıştı, bisküviyi çaya yatay bandırma muhabbetini bi belgeselde izlemiştim. Okuduğumda beni gerçekten şaşırtan gerçekler de oldu arada.

Velhasılı kelam güzel, eğlenceli kitap işte. Bir gereksiz bilgiler kitabı olarak düşünmeyin, çünkü o tarz kitaplardan çok daha fazla bilimsel altyapısı olan bir kitap. Alın, bir yerden bir yere giderken falan okursunuz. Zaten toplamda çok uzun değil ve de her gerçek ortalama 1-2 sayfa falan. Bu yüzden de okurken hiç sıkılmıyorsunuz.

Uçan şeyler falan, güzel şeyler bunlar

Bu videoya dün denk geldim. Gerçekten şahane bişey, bayıldım resmen. Ama insan nasıl olduğunu da merak ediyor tabi. Dün vaktim yoktu, bugün anca araştırabildim ve nasıl işlediğiyle alakalı bazı bilgilere ulaştım, kafamda onları birleştirdim. Baştan bir şeyi belirtmek istiyorum; videodakiler, benim anlatacaklarım falan benim bilgi dağarcığımla yani bu zamana kadar bana öğretilenlerle falan hiç mi hiç alakalı şeyler değil. O yüzden yazdıklarımda hata, yanlış bilgi olma ihtimali oldukça olasıdır, aklınızda bulunsun. Benim yaptığım sadece olayı biraz internette araştırıp, nasıl olduğuyla alakalı bi mantığa ulaşmak.

Önce videoda o uçan şeyin ne olduğunu açıklayayım. İçinde olan superconductor yani süper iletken bi madde. Bu madde ya da cisim sıvı azot yardımıyla soğutuluyor. Sıcaklığı oldukça düşürülüyor. Böylece bu cismin elektriksel direnci çok çok düşüyor ve iletkenliği çok yüksek seviyelere geliyor. Bu süper iletkenlik konsepti ilk defa 1911’de bulunmuş, ilginç bişey gerçekten. Garip garip şeyler yapmaya çalışıyorlar bunlarla. Mesela benim karşılaştığım bi uygulaması, santralden çıkan elektriği taşıyan elektrik tellerinde, telin direncinden dolayı oluşan kayıpları önlemek için bu süper iletkenlerin kullanılmasıydı. Telleri yerin altına indirip sürekli soğutarak güç kayıplarını minimuma indirmek üzerine.

Herneyse, videodaki süper iletkenin üzerinde gittiği yolun içeriğine gelecek olursak, orada kullanılanlar mıknatıs. Ama bu mıknatıslar birbirleriyle ters magnetik alan oluşturacak şekilde bir ters bir düz falan şeklinde yerleştirilmiş vaziyetteler.

Olan olay ne peki? Benim anladığım kadarıyla bu mıknatısların oluşturduğu magnetik alanın içerisinde bu süper iletken cisim bir şekilde kilitleniyor. Gözüken o ki ters magnetik alanların uyguladığı kuvvetlerle, ya da maddeyi taşımalarıyla diyelim, dengede kalıyor. Elektrik bilgim tam olarak nasıl taşıdığını ya da abinin dediği gibi kilitlediğini açıklamaya yetmiyor malesef. En son elektrikle işim galiba 3 yıl önce falandı, o da kirşof seviyesindeydi anca:) Zaten burda olan da geleneksel elektrik konularının ötesinde kuantum fiziğiyle alakalı sanırım.

Benim ulaştığım açıklama bu oldu işte.

Bir de ilerisi için günlük girdisinde bulunmak istiyorum. Bugün gerçekten çok üzücü bir gün oldu. Çok fazla bir şey de denilemiyor ne yazık ki, ölen o kadar gencecik insana yazık…

Umarım bir gün bu ülke barışı da görür ve bu olaylara artık kötü bir tarihimiz olarak bakabiliriz.

Çok Uzaklara Gitmek İstiyorum

Evet çok uzaklara gitmek istiyorum, hem de çok

Herşeyi arkamda bırakıp gitmek istiyorum

Anılarımı, düşüncelerimi, eşyalarımı, tanıdıklarımı…

Gittiğim yerde kimse beni tanımasın, kim olduğumu, nerden geldiğimi bilmesin istiyorum

Hayatımla olan bütün bağlarımı kopartıp yeni bir hayata başlamak istiyorum

Yanımda ne kimliğim ne telefonum ne sakladıklarım olsun

Tıpkı hayata sıfırdan başlayan bir çocuk gibi olmak istiyorum ben

Gittiğim yerin dilini konuşabileyim, insanlarıyla anlaşabileyim yeter, fazlasını istemiyorum

Yeni bir şans mı istiyorum? Hayır

Hayatım bir kitapsa, bir bölümü bitirip yeni bir bölüme geçmek istiyorum

Ama o bölümde benim haricimdeki herşey değişsin

Belki de kendime yeni bir ad bile bulabilirim, bilmiyorum

Ama herşeyi bırakıp gitmek istiyorum

Hayatımdaki herşey, herkes benim için yeni olsun istiyorum

Hiçbir şey hatırlamak istemiyorum, yeni bir doğum günüm bile olsun

Evet gerçekten çok uzaklara gitmek istiyorum, hem de çok uzaklara

Yağ Yangını: Çok Tehlikeli Hareketler

Yağ yangınıyla alakalı bir şeyler yazmak uzun zamandır aklımdaydı. Çok ilginç bir mekanizması olan bir olay. İlk öğrendiğimde beni baya şaşırtmıştı çünkü genel mantıkla tamamen çelişen bir şey. Bizim bilinçaltımıza yerleştirilen düşünce şu ki; bi yerde ateş görürsen üstüne su döküp onu söndürmek mantıklı olan, yapılması gereken davranıştır. O yüzden de her yıl yağ yangınından haberi olmayan yüzlerce, binlerce insan, yanan yağı söndürmek için üzerine su döküyor ve mutfaklarında yangın çıkmasına sebep oluyor.

Hemen olayın nasıl gerçekleştiğini kısaca anlatayım; mutfakta bir şeyler kızartmak için tencereye yağı koyup ısınması için ateşte bırakıyorsunuz. Sonra başka bir şeylere dalıp ocaktaki yağı unutuyorsunuz ve yağ aşırı derecede ısınıp alev alıyor ve bildiğiniz yanmaya başlıyor. Sonra yanan yağı görüyorsunuz ve yağ yangını konseptinden haberiniz olmadığı için üzerine su döküyorsunuz. Sonrası pufff!!! Tencereden tavana kadar alevler yükseliyor.

Durun en iyisi size bi videoyla göstereyim. Mythbusters izleyenler bilir, bir şeyi test ederken önce küçük ölçeklisini yaparlar ve onu üzerinden düzenlemeleri yapıp büyük ölçekliye geçerler. Bu video da yağ yangınının küçük ölçekli deneyi.

Gördüğünüz gibi bir kaşık su bile alevlerin ne kadar yükselmesine sebep olabiliyor. Yağ yangınının ne kadar bilindiğini öğrenmek için birkaç ev hanımına sordum. Öyle hiç bilinmeyen bir şey değil ama herkes de bilmiyor. Zaten ben de bu yazıyı bir arkadaşımın kardeşi yağ yangınını yaşayıp mutfaklarında ufak çaplı bir yangına sebep olduktan sonra yazmaya karar verdim. Herkesin en azından haberinin olması gereken bir şey olduğunu düşünüyorum. Şahsen hayatını mutfaktan baya bi uzakta geçiren benim bile başıma geldiyse, bu herkesin başına gelebilecek bir durum. Allahtan yanan yağı gördüğümde yağ yangınının ne olduğundan haberim vardı ve üstüne su dökmedim.

Peki yapılması gereken ne diye sorarsanız, bunun hakkında internette küçük bir araştırma yaptım, türlü türlü şeyler önermişler. Ama bence en mantıklı davranış etrafta bir yangın söndürücü varsa kullanmak, eğer yoksa ocağı kapatıp beklemek. Üflemek de işe yarıyo, birinci elden denendi:)

Bu video da büyük ölçekli deneyin yüksek hızlı kameradan görünümü. Daha fazla video için buraya göz atabilirsiniz. Daha da fazlası için internette “grease fire” diye aratabilirsiniz.

o ofsaytı dert edenlerden biri de ben mi oluyorum?

Dün gece twitterda gezerken bi tweete denk geldim.

Öncelikle yazdığım yazının sonradan da anlaşılabilir olması için dünü özet geçeyim.

Ankara Kızılay Kumrular Caddesi’nde park halindeki bir araca konulan bombanın patlaması sonucu 3 vatandaşımız öldü, çokca sayıda yaralı da var. Saldırıyı şu ana kadar üstlenen olmasa da kimin yaptığıyla alakalı şüphe yok tabiki, ASALA değil ya. (ASALAya da birazdan değinecem) Sonuç olarak benim de sayısız defa geçtiğim yolda, bugün birileri hiçbir suçları yokken, “masumken” öldürüldüler veya bazı uzuvlarını kaybettiler. Gerçekten insanı derinden etkileyen çok üzücü bir olay. Bu patlama sabah saatlerinde oldu. Ardından akşam da TFF’nin yeni bir kararla -seyircisiz oynama cezası verilen maçları sadece kadın ve 12 yaş altı çocukların izleyebileceği hale getiren- Fenerbahçe Manisaspor maçı 43bin kadın ve çocuk seyirci önünde oynandı. Son dakikada da fenerbahçenin golü yanlış bir ofsayt kararıyla iptal edildi ve maç berabere bitti.

Yukarıda size gösterdiğim tweeti okuyunca ilk tepkim “o ofsaytı dert edenlerden biri de ben mi oluyorum?” oldu. Harbiden kendimi kötü hissettim bi an için. Bugün insanlar Türkiye’nin başkentinin ortasında öldürülürken benim maçı izleyip eğlenmem yanlış bir şey miydi? Sorguladım kendimi biraz, “napıyoruz biz, yaptığımız duyarsızlık mı?” dedim. Ya da daha doğrusu biz acıları bu kadar çabuk mu unutuyoruz diye sordum kendi kendime.

Evet unutuyoruz, bazı şeyleri çok çabuk unutuyoruz ama bence bunun sebebi duyarsızlık değil. Tek bir cümleyle; insanoğlu sevmediği şeylerden uzaklaşmak, onları unutmak istiyor. İşte bence bütün meselenin altında yatan bu, bizi üzen şeyleri çabucak unutmak istiyoruz. Tam tersi bir şekilde de bizi mutlu eden şeyleri bırakmak istemiyoruz. Bu yüzden insanlar futbolu, mizahı, sanatı vs. seviyor işte. İnsan yapısının temelinde olan bir şey yani bu; kötüyse uzaklaş, iyiyse yaklaş. O yüzden de işte o insanlar ve biz saldırıyı değil de verilmeyen golü konuştuk. Çünkü öbür türlüsü bizi üzüyordu ve biz de bundan kaçtık.

Peki bu Kamil abimiz ve olanlara onun gibi bakanların olayı neydi? Bence hepsinin olayı riyakarlık değil. Sanırım bu bazılarımızın üzücü şeylere olan direncinin çoğumuzdan daha yüksek olmasıyla alakalı bir şey. Yani bazılarımız unutmamanın verdiği acıya katlanabiliyor, çoğumuz katlanamayıp unuturken. Nasıl maçtan konuşan insana duyarsız damgası yapıştırmamalıysak, bu Kamil abimiz gibi konuşanlara da riyakar damgası yapıştırmamalıyız. Tabi insanları ayıpladıktan 2 saat sonra karikatür paylaşıyorlarsa durumları farklı. Şüphesiz o maçtan konuşanların içinde bolca duyarsız da var, orası da ayrı bi mesele.

ASALA’ya gelecek olursak, ASALA yeni neslin çoğunun haberinin bile olmadığı bir ermeni terör örgütü. Vakti zamanında bir çok Türk diplomatına suikastler düzenlemiş, bombaları seven bir terör örgütü. Benim de tarihle aram kötüdür ama bu tip şeyleri okuyup, o zamanları yaşamış büyüklerimize sorup öğrenmemiz lazım. Sonuçta bunlar güncel konularla alakalı şeyler ve birileri “özür diliyoruz” derken en azından bizim de konuyla alakalı bilgi sahibi olup kendi düşüncelerimize sahip olmamız lazım. İşte eğer bunu yapmazsak, yakın tarihimizi bilmezsek duyarsız olmuş oluruz bence.

ASALA hakkında: http://tr.wikipedia.org/wiki/ASALA

Patlama haberi: http://www.ntvmsnbc.com/id/25252136/

Galatasaray 3-1 Samsunspor ve Genel Takım Değerlendirmesi

Birinci haftadaki belediye yenilgisinden ve bu haftaki samsun galibiyetinden sonra bi genel takım değerlendirmesi yazmak şart oldu. Ama takıma geçmeden önce bu maçın kısa bi analizini yapayım.

GALATASARAY: 3 – SAMSUNSPOR: 1
Stat:
Türk Telekom Arena
Hakemler: Kuddusi Müftüoğlu, Ekrem Kan, Serdar Akçer
Galatasaray: Muslera, Sabri Sarıoğlu, Gökhan Zan, Ujfalusi, Hakan Balta, Melo, Kazım Kazım (Dk. 72 Engin Baytar), Eboue (Dk. 61 Elmander), Selçun İnan, Reira, Baros (Dk. 67 Sercan Yıldırım )
Samsunspor: Ahmet Şahin, Pal Lazar, Kemal Tokak, Bahia, Ergün Teber, Fink, Mustafa Sarp (Dk. 61 Murat Yıldırım), Selim Teber, Dominguez (Dk. 76 Mahmut Ertuğrul Taşkıran), Ekhigo Ehiosun (Dk. 71 Zenke), Bance
Goller: Dk. 18 Melo, Dk. 73 Elmander, Dk. 76 Selçuk İnan pen. (Galatasaray), Dk. 54 Mustafa Sarp (Samsunspor)
Kırmızı Kart: Dk. 74 Ahmet Şahin (Samsunspor)

Seyirci: 35 246

Maçın Analizi:

Maça 4-3-3le başlayan Galatasaray, TT Arenaya taşındığından beri artık olağanlaşan bir şekilde oyuna baskıyla, oyunun tek hakimi olarak başladı. Bunda tabiki oyunun hakimiyetinin Galatasaray’da olmasıyla herhangi bir sorunu olmayan Samsunspor’un da katkısı büyüktü. Durum böyle olunca ilk yarı boyunca Samsunspor’un doğru düzgün bi atağı, gol girişimi olmadı. Melo’nun çok güzel golüyle Galatasaray devreyi önde kapattı. Gol ne kadar güzel olsa da, ilk sıcaklığıyla inanılmaz gibi gelmiş olsa da biraz kalecinin hatası da var, iyi bi kaleci olsa kurtarırdı. Ama yine de güzel gol, sezonun golü olmaz ama güzel işte.

İkinci yarıda ise zaman zaman Galatasaray’ın eski sorunlarının bazılarının hala devam ettiğini gördük. En büyük sorunumuz olan anlık konsantrasyon eksikleri bu yıl da çok canımızı sıkacak gibi. Bir büyük takım olarak inanılmaz kolay goller yiyebiliyoruz. Takım derli toplu savunma yapıyor gibi gözükürken bi anda yapılan bireysel hatalarla ve konsantrasyon kayıplarıyla çok kolay gol yiyoruz. Bu maçta da G. Zan’ın orta sahada yaptığı bir pas hatasının ardından çok hızlı, acısız bir şekilde golümüzü yedik. Zaten Galatasaray maçlarını izlerken takımın oyundan düşmeye başladığı, işte gol geliyor dediğimiz zaman dilimlerine çok alıştık. Bugün de eski düşman -evet malesef biz onu takımımızdayken de sevmiyoduk- Mustafa Sarp golü attı. Durum 1-1.

Ardından Fatih Terim’in Elmander hamlesi geldi. Orta sahada çok fazla verimli olamayan ve bana göre yeri ya H. Balta’nın yerine sol bek ya da kulübede takım oyundan düşmeye başladığı anlarda oyuna girecek oyuncu olmak olan Eboue’nin yerine Elmander girdi. Böylece takım 4-4-2ye döndü ve oyunu tekrar karşı kaleye yıkmaya başladı. Hızlı gelişen bi atakta Sercan’ın şık topuk pası Elmander’in düzgün vuruşuyla birleşince durum 2-1e geldi. 3 dk sonra da “bunu büyük takımlara olsa çalmazlar” dedirtecek bir penaltıyla Selçuk İnan skoru 3-1 yaptı. Bu golün ardından da kaybedecek bir şeyi kalmayan Samsunspor açıldı ve bundan sonra da daha açık bir oyun ortaya çıktı. İki takım da gole yaklaştı ama skoru değiştirebilen olmadı ve Galatasaray 1-1den sonrası biraz stresli olan maçı 3-1 kazandı.

Türk Telekom Arena: Muazzam

Oyuncu değerlendirmelerine geçmeden önce bir iki şey de TT Arena için söylemek istiyorum. Gerçekten inanılmaz bir stad. Bazen keşke geçen sene maça gitmeseymişim diyorum çünkü artık her maçta orada olmak istiyorum. İnanılmaz bir atmosferi var. Eğer şu anda tekrar üniversite tercih edecek olsaydım kesinlikle maçlara gidebilmek için İstanbul’da bi yeri yazardım.

Saha Dizilişi: 4-3-3? 4-4-2?

Takım değerlendirmesine geçelim o zaman. Oyuncuları teker teker değerlendirmeden önce biraz dizilime değinmek istiyorum. Hani şu meşhur 4-4-2 mi, 4-3-3 mü geyiği.

İlk iki maç itibariyle Fatih Terim’in ilk tercihi 4-3-3 olacak gibi gözüküyor. Ama sürpriz olarak bazı maçlara 4-4-2yle başlarken de görebiliriz gibi. Şu an itibariyle Fatih hoca tam olarak buna karar vermemiş gibi ama 4-3-3 ağır basıyor. Her ne kadar her büyük takım idealde, “oyuncuya göre taktik değil, taktiğe göre oyuncu” anlayışına sahip olmak istese de bu işler pratikte hiç öyle olmuyor. Eğer ki takımınızda Quaresma, Keita gibi inanılmaz işler yapabilen hücum oyuncuları varsa taktiğinizi de onlara göre ayarlamanız gerekiyor. Bu tip kanat oyuncularını oynatmak için 4-3-3 oynamaya mecbursunuz. 4-4-2de orta dörtlüye koyarsanız defansif olarak ciddi sorunlar yaşarken, öndeki ikiliye koyarsanız da oyuncunun verimi özellikle “haşin” Türk defansları arasında çok azalıyor. Ama Galatasaray özelinde düşünecek olursak şu an itibariyle taktiği 4-3-3e çekmeyi zorlayacak böyle bir oyuncu yok. Ve ayrıca bence Galatasaray’ı 4-4-2 oynamaya zorlayacak çok önemli bir etken daha var, Galatasaray’ın orta üçlüye koyabileceği Melo ve S. İnan’yu tamamlayacak 3. bir oyuncu yok kadrosunda. Bugün maçı izlerken aklıma belki de orta sahada mükemmel 3lüyü oluşturabilecek bir isim geldi. Galatasaray’a kötü zamanda gelmiş, ayhanla m. sarpla oynamak zorunda kalmış eski brezilyalımız, Elano. Bence Melo-Elano-S. İnan üçlüsü Türkiye’nin gördüğü en iyi ortasaha üçlülerinden biri olabilirdi. Ama mevcut olarak elimizde o kalitede bir oyuncu olmadığı için 4-4-2 oynamamız doğru tercih olabilir. Henüz Fatih Terim de kafasında ideal kadroyu kurmuş vaziyette değil, bekleyip göreceğiz hepimiz.

Oyuncu Değerlendirmeleri:

Fernando Muslera: Gelecek vaadeden bir kaleci. Beklentileri karşılayacağını düşünüyorum. Sezon sonuna kadar ilk 11i bırakmaz.

Sabri Sarıoğlu: Takımın değişmez isimlerinden biri olacak. Son iki senede olgunlaşan oyunu, kendisini sevmeyen birçok Galatasaray taraftarının kendisi hakkındaki düşüncelerini değiştirdi zaten. İnşallah F. Terim fanteziye kaçıp Sabri’yi orta sahaya, Ujfalusi’yi de sağ beke çekmez. Hem Sabri’nin verimi düşüyor hem de Servet’in yanına koyacak başka düzgün stoperimiz yok.

Servet Çetin: İnşallah geldiğinden beri süregelen şahane oyununu bu yıl da sürdürecek. Eğer ayağı biraz iyi olsaydı Servet’i dünyanın en iyi takımlarından birinde görebilirdik. Bir Türk Pepesi olabilirdi.

Tomas Ujfalusi: “Futbolun çirkefliği” diye bir şey var. Hani şu Lugano’da, Materazzi’de yüksek olan şey. İşte Ujfalusi’de de bu çirkeflik çok yüksek. İlla bir stoperin iyi olması için çirkef olması gerekmez, mesela Servet’in oyunu hiç de çirkef değildir, ama ayarı kaçırılmayan çirkeflik savunmacıya çok şey katıyor. Ujfalusi iki maç itibariyle Galatasaray’ın ihtiyacını karşılayabilecek bir oyuncu görünümü çiziyor. Sezon içerisinde elbette hataları da yedirdiği goller de olacak ama genel olarak katkı sağlayacağını düşünüyorum. Servet’le çok iyi bir ikili olabilirler.

Hakan Balta: Bildiğimiz Balta, çok fazla değişen bir şey yok. Bence oynamaması lazım ama F. Terim onu çok seviyor. Ha çok mu kötü derseniz, değil ama yetersiz. Eskiden savunma yönü çok iyiydi ama son iki yıldır kaybetti bunu.

Emmanuel Eboue: F. Terim onu iki maçtır orta sahada deniyor ama bence yeri orası değil. Evet çok kuvvetli bir oyuncu ama bence oyun kontrolünün Galatasaray’da olduğu maçlarda pek uygun bir orta saha tercihi değil. Oyunun hücum yönüne katkısı çok değil malesef. Bence Terim onu sol bekte H. Balta yerine denemeli. Ama bu sefer de yabancı kontejanı sorun olabilir. Oyuna sonradan girip ortasahaya direnç getirebilir.

Gökhan Zan: Terim neden bu adamı bu kadar seviyor anlamıyorum. Bence takımda sakatlıklar, cezalılar olmadığı sürece kesinlikle ilk 11 oynamamalı. Defansif olarak ciddi sorunlar yaşayabiliyor. Galatasaray için yetersiz.

Selçuk İnan: Türkiye liginin en değerli Türk oyuncusu olacak gibi gözüküyor. Manisa günlerinden beri hep takip ettiğim, insanlara sürekli “bu adamda çok iş var” dediğim birisi. İnşallah başarılı olacak Galatasaray’da.

Felipe Melo: Çok çok sert bir oyuncu. Tam bir serseri mayın. Takıma çok fazla katkı sağlıyor, Cana’dan daha iyi savunma özelliklerine sahip olup aynı zamanda hücuma da destek olabilen, top tekniği yüksek, uzaktan şutları tehlikeli bir isim. Çok hırçın bi oyun yapısı var, her an takımını 10 kişi de bırakabilir malesef. Eğer sinirlerine hakim olursa Galatasaray’a çok katkı sağlayabilecek gibi gözüküyor.

Albert Riera: Belli bir kaliteyi gösterebilecek bir oyuncu. Liverpool’dayken de çok severdim. Ama ne yazık ki Arda’nın boşluğunu dolduramayacak. Eğer form tutarsa ilk 11i bırakmaz. Zaten sol açıktaki yerini zorlayacak çok oyuncu da yok takımda.

Engin Baytar: Bazı yetenekleri olan ama bence Galatasaray’da ilk 11 oynayacak seviyede olmayan bir oyuncu. İyi yedek olur.

Kazım Kazım: Bence hakettiğinden fazla değer görüyor bu takımda. İlk 11 oynayabilecek bir oyuncu değil o da. Zorunluluktan oynuyor diyebiliriz bi nevi. Neler yapabileceğini biliyoruz, o yüzden çok bir şey beklememek lazım. Hem oyun içerisinde hem de sezon içerisinde sıkça düşüşler yaşayan bir oyuncu, zaten öyle olmasaydı fener bırakmazdı.

Sercan Yıldırım: Eğer gününde olursa çok faydalı işler yapabilecek bir oyuncu ama malesef golcü özellikleri çok zayıf. Fakat çok iyi bir sprinter ve golcü özelliklerini de biraz geliştirirse Galatasaray’ın önemli oyuncularından biri olabilir. Bence ayrıca takım 4-3-3 oynayacağı zaman ileri üçlünün sağında düşünülebilir. Sonuçta hızı, top hakimiyeti ve sürüşü oldukça iyi.

Johan Elmander: Takıma katkı sağlayabilecek bir oyuncu görünümünde. Eğer formunu korursa formayı Baros’tan alabilir. Uzun fiziğine rağmen kadife ayaklarıyla top kontrolü oldukça iyi. Başlangıç itibariyle bitiriciliği de oldukça iyi ama sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş. Biz geçen sene Stancu’yu da gördük. İki gol attı, “bu adam iyimiş ya” dedik ama sonu ne oldu. Fakat ben Elmander’den ümitliyim. Eğer ilk 11 seviyesine çıkmasa da takımda zaman zaman katkı sağlayabilecek bir oyuncu.

Milan Baros: Şu an itibariyle sezonun en büyük hayal kırıklığı. En önemli özelliklerinden biri olan çevikliği tamamen gitmiş. Neredeyse her ikili mücadelede yere düşüyor artık. Güçsüzlüğü ayağını da etkiliyor, savunmacısından fiziksel olarak çok etkilendiği için vuruşları, pasları da çok kötü durumda şu anda. İnşallah sezon ilerledikçe toplayacak. Ama ne yazık ki ben çok ümitli değilim.

Sezon Beklentileri:

Geçen senenin ardından ümit vadeden bir takımımız var. Fenerbahçe’nin saha dışında yaşadığı ve yaşayacağı sıkıntıları, Beşiktaş ve Trabzonspor’un dalgalı grafiğini düşünürsek, Galatasaray yeni bir yapılanmaya girmiş olsa da bence ligin en büyük favorilerinden biri. Takım iyi bir uyum yakalarsa sezon sonunda ligi tepede bitirebilir. Ama durun, şampiyon olmak için o yeterli değildi di mi? Teşekkürler TFF (!)

Gülüyorsak sorun yoktur di mi?

-kendisi steve irwin’dir. konumuzla alakası yok, sadece hep gülerdi timsah avcısı. öldüğünde üzülmüştüm. bi ara bahsederim belki kendinden

Vee yine aptal salak bi hayat analizi yazısıyla karşınızdayım. Bu aralar nedense bu konulara çok sardım. Nedenini düşündüm de, galiba merak. Galiba bende hala çocuk merakı var, hani şu her gördüğünü merak eden çocuğunki. Sanırım ben bu merakımı büyümeme rağmen taşıyorum, kaybetmemişim. İşin güzel yanı bu merak baya bişeyler öğrenmeme de vesile oluyor. Durun anlatim bi örnek.

Mesela bugün dişçimden dolgularda kullanılan materyallerle alakalı güzel şeyler öğrendim. Eskiden kullanılan, eski dediysek o kadar eski değil hepimizin bildiği dolgularda sıkça kullanılan gümüş içeren koyu renkli dolgu kaplamalarının yerine daha estetik olan beyaz renkli dolgu maddelerinin kullanımı artmış. Önceden gümüş içeren dolgularla beyaz dolgular arasında önemli bi kuvvet farkı varmış. Daha dayanıklı olsun diye bu gümüşlü madde, dolgu yaparken en üstte kaplama olarak kullanılıyomuş. Ama son yıllardaki gelişmelerin sonucunda beyaz dolgularla gümüşlü dolgular arasındaki kuvvet/dayanıklılık farkı çok azalmış ve ihmal edilebilecek düzeye gelmiş. Bu yüzden de artık beyaz dolgular daha sık kullanılır olmuş. Mesela bunu nasıl öğrendin diye sorarsanız, dişçime düşmüş olan siyah renkli dolgumun yerine neden yeni dolguyu beyaz yaptığını sordum, o da anlattı sağolsun.

Evet böyle saçmasapan çok bilgi biliyorum işte ben, çoğu işime yaramıyo ama bilmek hoşuma gidiyo galiba. Neyse bunu size niye anlatıyorum peki, çünkü benim öyle modern filozof falan olmak gibi bi gayem yok. Beni öyle görmeyin lütfen, çünkü zaten çok fazla var onlardan ve açıkcası biraz komikler. Çok gülüyorum lan ben onlara, hepsi böyle bi hayatın anlamını çözme, şahinin arkasına yazdırılacak söz söyleme çabasında falanlar lan:D Yok yok, yok benim öyle olmak gibi bi hedefim, bunlar sadece öyle meraktan bişeyleri düşünürken aklıma geliyo, e o kadar üstüne düşündük, bari bi yazıya dökeyim de kalıcı olsun diyorum işte.

Uzun bir girişin ardından asıl yazıya gelelim, yine bi soru var: Gülüyorsak sorun yoktur di mi?

Ne güzel, hayatta bazı şeylerin somut göstergeleri var. Hız, sıcaklık, kuvvet falan filan işte. Bunları ölçmek çok kolay, uygun cihazı kullan yeter. Ama malesef bazı şeyleri ölçmek bu kadar kolay olmuyor. Mesela birine aşık olduğunuzu nasıl anlayabilirsiniz? Evet bazı göstergeleri var ama bunlar bize kesin sonucu veriyor mu her zaman? Hislerimiz yanılmıyor mu hiç? Hislerim çok kuvvetlidir diyen bile yanılabiliyor. Hislerimize güvenmeliyiz ama sadece hislerimize göre hareket edersek, mantığımızı yitiririz. Yani çok kısa bi örnekle, birisinin bizi kandırdığını düşünüyosak/hissediyosak, bu hislerimizi bi kenara atamayız ama sadece içimize düşen kurttan dolayı da kesin bi kanıya ulaşamayız, mantığımızla düşünüp bi karar vermemiz gerekir.

Peki o zaman hadi duygularımızı somutlaştıralım. En basitinden ağlıyorsak üzgünüzdür. Tersi tabi ki doğru değil, ama eğer ağlıyorsak bişeye üzgün olduğumuz içindir. Ağlamak, sevinç, sinir gibi başka duyguların dışa vurumu da olabilir ama benim demek istediğim şu: eğer üzülme hallerindeysek ve ağlıyorsak, o zaman kesinlikle üzgünüzdür. Ya peki hayatta mutlu olup olmadığımızın göstergesi nedir? Sanırım o da gülmek.

Bi yerdeyken gülüyosak o yerde mutluyuzdur. Aynı şekilde birilerinin yanındayken gülüyosak, o insanlar bizi mutlu eden insanlardır. Kendimizi kötü hissettiğimiz zaman “bişey” yapmak bizi güldürüyorsa, o bişey de bizi mutlu eden şeydir işte. Burada başka birinin mutlu olup olmadığını anlamaktan bahsetmiyorum, kendimizin mutlu olup olmadığını anlamaktan bahsediyorum. Yoksa dışardan gülerken içerden ağlayan çok insan var. Gülmek çok kolay bir şekilde taklit edilebilen bi eylem.

Yazmadan önce ve yazarken hep bu “gülüyosak mutluyuzdur” hipotezini çürütecek bişey var mı diye düşündüm. Aklıma bişey gelmedi. Yani eğer içimizden gelerek gülüyosak mutlu olmama ihtimalimiz var mı? Sanırım yok, varsa da ben o durumu hiç yaşamadım sanırım.

Peki hayatta genel olarak mutlu olup olmadığımızı nasıl anlayabiliriz? Galiba burda hislerimizden yararlanmak zorunda kalacağız. Moralimiz bi sebeple bozuk diyelim, bizi güldürecek bişey yaptık, güldüğümüz birilerinin yanında bulunduk. Eğer bu mutlu olma durumu sona erdikten sonra tekrar o morali bozuk halimize dönüyosak hayatımızdan mutlu değilizdir galiba. Yani o moral bozukluğu kalıcı bir hal almıştır artık, gülmek/bir süreliğine mutlu olmak onu geçirememiştir. Sonuç olarak hayatımızın o zamanında hayatımızdan mutlu değilizdir, bence.

Hayatımızdan mutlu olmak için sürekli gülüyor olmamıza gerek yok, imkan da yok zaten. Elbette bizi üzen şeyler de olacak, ama eğer gece kafamızı yastığa koyduğumuzda aklımıza bizi üzecek şeyler gelmiyorsa, o zaman mutluyuzdur bence. Bir sonraki yazının konusu: eğer kafamızı yastığa koyduğumuzda aklımıza bizi üzecek şeyler gelmiyorsa mutlu muyuzdur?:)) Şaka şaka, yeter bu kadar saçmalama, biraz da hayatın gerçeklerine yönelmek lazım, misal terimin 3. galatasaray dönemi:) Ya da bilmiyorum aklıma yine böyle bişeyler gelirse yine yazabilirim.

Her zamanki gibi okuduğunuz için teşekkürler.

Gülün biraz, hayat somurtmak için çok kısa.

Hayattaki en önemli şey nedir?


Sanırım bu sorunun tek bir cevabı var: sağlık. Bununla çelişen birine henüz rastlamadım. Her şeyin başı sağlık blah blah blah… anladınız işte. O zaman asıl soru şimdi geliyor, sağlıktan sonra hayattaki en önemli şey nedir? Bu soruyu birbirini –hatta beni bile– neredeyse hiç tanımayan 20 farklı insana sordum ve çok da ilginç olmayan farklı cevaplar aldım.

En fazla verilen cevap, yaklaşık üçte birle, para oldu. Baştan söyleyim, burada kimseyi yargılama derdinde falan değilim ben. Sadece insanların hayat görüşlerini irdeledim biraz. Zaten bence para cevabı oldukça yerinde bi cevap. Bu soruya vereceğim ikinci cevap para olurdu benim.

Paradan sonra en çok verilen cevap, her beş kişiden biriyle, huzur oldu. Üzerinde çok fazla yorum yapmayacağım, sonuçta huzur hepimizin peşinde koştuğu, ulaşmaya çalıştığı bişey. Kimilerimiz diğerlerinden daha fazla değer veriyor buna sadece.

Verilen diğer cevaplar da aile, sevgi, mutluluk, dostluk falan gibi şeylerdi işte. Duygusuz biri olarak tanımlandığım için bu cevapları da kendi hallerinde bırakıyorum:) Ama sorduğum kişilerden biri vardı ki benimle aynı cevabı verdi. Resimden de anladığınız gibi: FREEEDOOM!!! Tam da braveheart gibi söyledi hem de:))  O zaman ben de cevap veriyorum, özgürlük.

Bize çizilmiş olan ikişer tane hayat yolu/seçeneği var:

Erkeksen

–          Büyü>Oku>Çalış>Evlen>Çocuk yetiştir>Emekli ol>Öl

–          Büyü>Okumuyosun o zaman çalış>Evlen>Çocuk yetiştir>Emekli ol>Öl

Kadınsan

–          Büyü>Oku>Kariyer yap>Evlen>Çocuk yetiştir>Emekli ol>Öl

–          Büyü>Okumazsan evlendiririz biz de seni>Çocuk yetiştir>Öl

Komik gibi duruyo ama maalesef gerçekler bunlar. Aslına bakarsanız bu hayatlar bize o kadar çok benimsetilmiş ki, bunları yaparken kaybettiklerimizin farkında bile olmuyoruz çoğu zaman. Olması gerekenin bu olduğuna inandırılmışız çünkü.

Neyse konumuzdan fazla uzaklaşmayalım, özgürlük demiştim en son. Öncelikle özgürlük derken neyi kastettiğimi açayım biraz. İstediğini istediğin zaman yapabilmektir özgürlük benim için, seni bağlayan birşeyin olmamasıdır.

zrrrrrr telefon

//abi yarın istanbula gidelim mi?

//hafta sonu falan filanın konseri varmış, gider miyiz?

//geç oldu ama bize gelsene, takılırız?

Eğer bu sorular size yöneltildiğinde evet demeyi istemenize rağmen buna engel olan bişeyler varsa o zaman özgür değilsinizdir işte. Biliyorum kulağa çok ütopik geliyor. Zaten kimse kısa zaman dilimlerinin haricinde gerçek anlamda “özgür” olamıyor, her zaman bizi engelleyen bişeyler var, olacak da. Ama zaten hayatta hangi istediğimize tam anlamıyla ulaşabiliyoruz ki? Yupiii biz çok mutluyuz. Ne kadar mutlu olabilirsin ki? Hayatta hiçbir derdi olamayan bir çocuk gibi mutlu olabilir misin hiçbir zaman? Ama sonuçta mevzu ideale ne kadar ulaşabildiğimiz. İdeal dünyada yaşamıyoruz ki ideale tam olarak ulaşabilelim.

Hayatım boyunca her zaman benim için en önemli olan şey özgürlüğümdü. Beni kısıtlayanlara hep baş kaldırdım. Evet bir özgür willy tadında hayatım yok, hala derslerle, insanlarla falanla filanla uğraşmam gerekiyor. Ama sonuçta bu bi kovalamaca. İsmine bayıldığım, kendisine daha da çok bayıldığım bi film var, will smith ve oğlunun birlikte oynadığı: the pursuit of happyness. Teşvik etme olarak –inspiring’in türkçesi işte– son yıllarda çekilmiş en güzel filmlerden biri, izlemediyseniz şu anda bu yazıyı okuyarak vakit kaybediyosunuz demicem ama en kısa zamanda izleyin, pişman olmazsınız. İşte bizim buradaki meselemizin adı da the pursuit of freedom oluyor. Gerçek anlamda belki hiç ulaşamayacağız ama ne kadar yaklaşsak o kadar iyidir.

Zaman içerisinde özgürlüğümüzü kısıtlayan şeyler var bi de, onlardan bahsedeyim biraz da. Bunların en başında aile ve evlilik geliyor. (Aile derken üst nesille olan aileyi kastediyorum) Bu aile kontrolü neyse ki zaman içerisinde azalıyor. Aileden aileye değişmekle birlikte, 20li yaşlara gelindiğinde düşük seviyelere, 30larda da neredeyse ihmal edilebilecek seviyelere iniyor. O yüzden aile baskısını çok dert etmemek gerek ama asıl sorun evlilikte. Evlilik-karşıtı biri gibi gözükmek istemem öyle de değilim zaten ama en azından insanların en güzel yıllarında evlenerek özgürlüklerini yok etmelerine karşıyım. İnsan evli olduğu zaman vereceği her kararda eşini, varsa çocuğunu düşünerek karar veriyor. Tabi kimilerine göre bu güzel bişey orası ayrı. Ama en azından benim gibi bi duygusuz için tam bir görünmez hapishane. Gerçi alemin en duygusuz insanı dexter bile evlendi, tabi sonrasında ne sıkıntılar çekti hepimiz biliyoruz:)) Hariçten gazel okumak kolay dediğinizi duyar gibiyim. Olur da 2-3 yıl sonra evlenirsem bu yazıyı da bi utanç olarak duvara asarım artık:) Ama yok yok öyle bişi, benim 10 yıllık kalkınma planımda yok öyle bi madde, yani en azından üçün yanında sıfırı görene kadar yok diyelim.

En az bi bu kadar daha yazılabileceğim bi konu bu aslında ama daha fazla sıkmayayım. Sonuç olarak bence özgür olduğumuz kadar mutluyuz. Evet para olmadan özgürlük de kolay bişey değil ama paranın esiri olmaktan çok çok daha iyidir bence.

Her zamanki gibi okuduğunuz için teşekkürler. Bir başka yazıda görüşmek üzere.

Mutlu kalın..

Mutlak Doğru: Tıp

Neredeyse hiçbir aile çocuğunun futbolcu olmasını istemez, çünkü futbolcu olmak demek okulu bırakmak demektir onların gözünde. Kaldı ki bu genellemeyi yapmakta da haklılardır çünkü neredeyse her futbolcu okulu yarıda bırakıp futbolcu olmuştur. Okuyan herkesin bi yerlere gelemediği gerçeğini de hesaba katarsak, burada sorulması gereken şunlardır; futbolcu olmak bu kadar kötü bir şey midir ve okumaya devam etmek her zaman en doğru seçenek midir?

Türkiye’nin iyi üniversitelerinden birinde mühendislik okuyan biriyim ve bana bugüne kadar bir çok insan “bölümünden memnun musun?” sorusunu yöneltti. Yanlış anlaşılmasın sorunum bu sorunun sorulmasıyla ilgili değil aksine sorulmamasıyla ilgili. Bu soru kime sorulmuyor biliyor musunuz peki? Tercihini tıp fakültesinde okumaktan yana kullanmış olanlara sorulmuyor. Sebebi ise basit. Başta anlattığım durumdakiyle aynı, çünkü doktor olmak tartışılmayacak bir şekilde doğru olan bir şey. Yani “mutlak doğru”. Aynı okumaya devam etmenin en doğru seçenek olması gibi. Kimse okumuş işsizler ordusunun, Türk ordusundan daha kalabalık olduğunun farkında değil.

Belki de bu mutlak doğru düşüncesinin altında, insanların bilinç altında yatan “keşke etrafımdaki herkes doktor olsa da gerektiğinde bana baksalar” düşüncesi yatıyor. İnsanları bu düşünceye iten ise hantal ve çürümüş sağlık sistemimizin kendisi. Hastanelerden nefret eden ve zorda kalmadıkça hastaneye gitmeyen ben bile şu anda sırf 2 dk doktora görünebilmek için 2 saat kapısının önünde sıra bekliyorum. Tabi olaya iyi yönünden bakacak olursak, bu sayede uzun süredir yazmayı planladığım ama yazmadığım bu yazıyı yazabiliyorum.
Asıl işin ironik yanı da şu, hangi yeni doktor olanla veya olacak olanla konuştuysam hepsi çalışma şartlarından, zorunlu hizmetten vs. den dolayı mutsuz. Çocuğumu hayatta doktor yapmam diyenler bile var. E o zaman bunun neresinde kaldı mutlu olduğun işi yapma mantığı?

Her ne kadar bizi bu düşünceye sistem itiyor olsa da,  bu düşüncenin yanlış olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Şunu kafamıza yerleştirmemiz gerekiyor; doktor olmak dünyanın en ideal mesleği değil. Meslek tercihi yapacak yaşlardaki gençleri de bu düşüncelerle kandırmamalıyız. Bu lafım sana baba.

Oscarları tahminlemece

 

Bazıları sallamasyon oldu ama yapcak bişi yok, zaten bazı dallarda ödülleri aday filmleri izlemeden veriyolar di mi? (di mi lan???)

Nese tahminlerimi yapayım da bakalım sabaha 24te kaç tutturacam.

 

 

 

BEST PICTURE

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/4186b530ccaf022f50fe42cfd3192f92.jpg

Black Swan

A Protozoa and Phoenix Pictures Production Mike Medavoy, Brian Oliver and Scott Franklin

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/1aca66d6b37e90dac4d35472f370c351.jpg

The Fighter

A Relativity Media Production David Hoberman, Todd Lieberman and Mark Wahlberg

View Nominee Info

Inception

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/af010e27b1f80695608e35f19c4208fa.jpg

The Kids Are All Right

An Antidote Films, Mandalay Vision and Gilbert Films Production Gary Gilbert, Jeffrey Levy-Hinte and Celine Rattray

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/6b33099d28193ca88fc70f986f3dae9f.jpg

The King’s Speech

A See-Saw Films and Bedlam Production Iain Canning, Emile Sherman and Gareth Unwin

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/f6d1b8344ebfd696c81678b927700752.jpg

127 Hours

An Hours Production Christian Colson, Danny Boyle and John Smithson

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/4a1df4f9c7184347cb243e8e797ee222.jpg

The Social Network

A Columbia Pictures Production Scott Rudin, Dana Brunetti, Michael De Luca and Ceán Chaffin

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/f50753856cfc355a68fae49c44875465.jpg

Toy Story 3

A Pixar Production Darla K. Anderson

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/d5c363a8b68799b896b51e852ed889df.jpg

True Grit

A Paramount Pictures Production Scott Rudin, Ethan Coen and Joel Coen

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/d1d9598fb4f72d7bb80e297ab387d6bc.jpg

Winter’s Bone

An Anonymous Content and Winter’s Bone Production Anne Rosellini and Alix Madigan-Yorkin

View Nominee Info

ACTOR IN A LEADING ROLE

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/3efb380c58fd5cecb88d0a15691343ce.jpg

Javier Bardem

Biutiful A Menage Atroz, Mod Producciones and Ikiru Films Production

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/d5c363a8b68799b896b51e852ed889df.jpg

Jeff Bridges

True Grit A Paramount Pictures Production

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/91d488ad6f4f0e1e29c75b227f66f4e9.jpg

Jesse Eisenberg

The Social Network A Columbia Pictures Production

View Nominee Info

Colin Firth

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/1f7a4cb80501e32f11e1509d4e733f6a.jpg

James Franco

127 Hours An Hours Production

View Nominee Info

ACTOR IN A SUPPORTING ROLE

Christian Bale

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/67716f8eae0acc6f9187fbd5d97759cd.jpg

John Hawkes

Winter’s Bone An Anonymous Content and Winter’s Bone Production

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/49af1e569fd6bac3a7e84dcbaeb06c93.jpg

Jeremy Renner

The Town A Charlestown Production

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/63367d68d3af2142926a13153c0280ee.jpg

Mark Ruffalo

The Kids Are All Right An Antidote Films, Mandalay Vision and Gilbert Films Production

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/8b4ed26e719d036463a40196fec4fa34.jpg

Geoffrey Rush

The King’s Speech A See-Saw Films and Bedlam Production

View Nominee Info

ACTRESS IN A LEADING ROLE

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/d585d77e886ed485f47f9a69ea60796d.jpg

Annette Bening

The Kids Are All Right An Antidote Films, Mandalay Vision and Gilbert Films Production

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/cd60aa2cc615f285e93ab3c9e279fbf3.jpg

Nicole Kidman

Rabbit Hole An Olympus Pictures, Blossom Films and Oddlot Entertainment Production

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/2da84d4cc3df9047e8142003306709e8.jpg

Jennifer Lawrence

Winter’s Bone An Anonymous Content and Winter’s Bone Production

View Nominee Info

Natalie Portman

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/6a9494d7bbda0caf852620ac5593f427.jpg

Michelle Williams

Blue Valentine A Silverwood Films and Hunting Lane Films Production

View Nominee Info

ACTRESS IN A SUPPORTING ROLE

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/fc89d55a86203477de05c96f2dbb7251.jpg

Amy Adams

The Fighter A Relativity Media Production

View Nominee Info

Helena Bonham Carter

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/f12142b06334e8d64a742a8f049f9d8c.jpg

Melissa Leo

The Fighter A Relativity Media Production

View Nominee Info

Share My Pick

Share to Facebook Share to Twitter

http://a.oscar.go.com/media/2011/images/image-util/66x83/3a6ebc0a89d06b885092f16251b2cca8.jpg Continue reading

Proudly powered by WordPress
Theme: Esquire by Matthew Buchanan.