Adana ve Mars’ta Yaşam

Malum Adana sıcak. Bir de benim gibi şehir içinde oturuyorsanız klima en sevdiğiniz elektronik alettir. Ama çok da sinsi bir şey. Hiç kapatanız gelmez. Sizi öyle bir hale getirir ki klimalı odadan çıktığınız anda hemen geri dönmek istersiniz. İşte bu klimalı yaşama milkshake, karting, muzlu süt üçlüsünü 1 saat içinde sokarsanız, benim gibi hasta adayı olmanız kaçınılmaz. Sonra da tam hasta olmamak için “bu gece de klimasız odada yatayım bari” dersiniz. Hiç kolay değil ama. Neyse ben de bu durumdayken aklıma bana Adana’nın sıcağını soran insanlara yaptığım bir benzetme geldi. Çok sevdiğim bir benzetme olduğu için bloga yazayım dedim. Adana ve Mars’ta yaşam.

Bilim-kurgu filmlerindeki uzay yaşamını çoğunuz bilirsiniz. Mars temalı filmlerin çoğunda durum şöyledir. Mars’ın Dünya gibi bir atmosferi olmadığı için istediğiniz gibi gezegenin üzerinde dolaşamazsınız, illa özel bir kıyafet giymeniz gerekir. Kubbe şeklinde her tarafı kapalı binalar vardır. Bir binadan diğerine gitmek için önlemler almanız gerekir. Özel kıyafet giyersiniz, güneş ışınlarının gelmediği zamanlarda yolculuk edersiniz, yolda vakit kaybetmezsiniz falan filan… Neyse siz anlatmak istediğimi anladınız. İşte Adana’da hayat yazın buna benzer. Her yer klimalıdır; evler, işyerleri, alış-veriş merkezleri, yemek yiyecek yerler, sinemalar, otobüsler… İşte insanlar da bu noktalar arasında hareket edecekse aynı filmlerde olduğu gibi özel kıyafetler giyerler, sıcağın öldürücü seviyede olmadığı saatleri tercih ederler, çok hızlı hareket ederler. O yüzden sinirli olurlar. Bir an önce gitmek istedikleri yere ulaşmak isterler. Birisi önünü kesse veya trafikte sıkıştırsa çok sinirlenirler. Türkiye’nin çoğu şehrinde ancak cinayet, namus gibi mevzularından çıkan büyük çaplı kavgalar, Adana’da ufacık bir trafik kazasıyla başlayabilir. Adana insanının, çok çabuk parlayan bir yapıya sahip olmasının sebeplerinden biri de sıcak havadır.

Neyse en azından bu yazıya yazarken biraz vakit geçmiş, sıcağı unutmuş oldum.

Okuduğunuz için teşekkürler.

Yol Maceraları III: Patlayıcılar C-4 mü?

Geçenlerde facebookta poker oynarken Miami’de iktisat masterı yapan bir Türk’le tanıştım. Konuşuyorduk, konu krize geldi. “Burada hiç öyle kriz havası yok” dedi. Hatta krizden haberi olmayan insanların bile olduğunu söyledi. Düşündüm krizin çıkış yeri olan Amerika’da işler böyleyken, Türkiye’de biz niye krizle bu kadar içli dışlıyız? Cevabı basit, meraklıyız. Bu yüzden de televizyonda sürekli soru işaretiyle biten haber başlıkları oluyor. Kriz Türkiye’yi etkiler mi? AKP oy kaybeder mi? Ya da biraz önce otobüste haberlerde gözüme çarpan “Patlayıcılar C-4 mü?” gibi.

Gün doğmuş, adamın biri polisi aramış, “Ergenekoncular şuraya cephane gömmüş” demiş. Polis de askeriyeyle birleşip kazmış ve hakikaten de silahlara, patlayıcılara falan ulaşmışlar. Sonra da bi kaç rütbeli emekli askeri gözaltına almışlar. Hikaye bu kısaca. Ama sen sonra niye bu haberden sonra, “Patlayıcılar C-4 mü?” diye haber yaparsın? Bunun da müşterisi var çünkü, hem de çok. İşte biz bu kadar meraklıyız. 2. haber olarak bu haberi koydurtabilecek kadar. Ey Türkiye sana ne C-4 se, sana mı patlayacak sanki. Kurtulmak lazım bu meraktan.

Okuduğunuz için teşekkürler.

Yol Maceraları-II: Kim Yalan Söylüyor?

Küçüklüğümden beri calgon reklamlarında beyaz önlüklü uzman isimli adamlar gördüm. Hepsi “calgon kullan, makineni öldürme” temalı bir şeyler söylediler. Bu “kireç sökücüye para harcama” diyen deterjan reklamları çıktıktan sonra calgon reklamlarının ana sözü “Her yıkamada calgon kullan, makineni öldürme” oldu. Hangisi haklı olaylarına girmeyeceğim. Benim işim değil. (henüz) Parmak basmak istediğim nokta, yıllardır 70 milyonun izlediği televizyonda, Kemal Kılıçdaroğlu vs. Mehmet Mir Fırat tarzı bir kapışma sürüp gidiyor. Biri Nil’in suyuyla, süpermatik deterjanla bile yıkasan yine calgon kullan, yoksa makine çöpe diyor. Diğeri ise kireç nehrinde de yıkasan sana omo yeter, paranı kireç çözücüye harcama, gel o parayla biraz daha omo al diyor.

Peki, kim yalan söylüyor? Calgon mu, omo mu? Yoksa Makine markaları mı? Bir komplo teorisi yazayım ayaküstü. Ya makine üreticileri de karar veremediyse. Uzmanları arasında görüş ayrılığı vardır belki. Bir uzman calgon derken diğeri omo diyor olamaz mı? Belki kendi aralarında omocu ve calgoncu olarak ikiye ayrılmışlardır. Neyse daha fazla uzatmaya gerek yok. Calgon batmıyorsa, omo hala satıyorsa demek ki daha bu muhabbet sürer.

Yine bayağı döktürdüm herhalde.

Okuduğunuz için teşekkürler.

Yol Maceraları-I: Acaba?

Baktım yaklaşık bir aydır bloga bir şey yazmamışım. Sebebi sadece sınavlar değildi, benim de tembelliğim bir etkendi tabi ki. Neyse dedim kesin bu otobüs yolculukları ilham veriyordur adama, aldım defter kalemi atladım otobüse, ver elini Adana. Yanlış anlaşılmasın Adana’ya yazı yazmak için gitmedim. Neyse, giderken 3 tane yazı yazdım. Bu birazdan okuyacağınız ilki. Diğerlerini de yakın zamanda ekleyeceğim.

İyi Okumalar

Acaba?

Fener’in Türkiye Kupası’nı kaldırdığını hatırlayan çok insan yok şu ülkede. (Genç bir ülkeyiz ne de olsa) Bunu başarabilmek için, en azından 35-40 yaşında olmak lazım. Ben değilim. Olan pek arkadaşım da yok. Ama insan merak ediyor, nereye kadar sürecek bu?

Gerek grup statüsünün gelişinden önce gerek sonra, Türkiye Kupası biz taraftarların gözünden çok değerli bir kupa olamadı. Aynısı takımlar için de geçerli diyebiliriz. Tamam, her büyük takım lige, her dalda başarıyı hedefleyerek başlıyor ama ne zaman ki “Lig-Türkiye Kupası-Avrupa” üçgeninde sıkışsalar, en az önem verdikleri hep Türkiye Kupası oluyor. Bu yüzden olsa gerek, Türkiye’nin –benim gözümde– rakiplerinin bir adım önünde, en iyi 2. takımı olan Fener’in son Türkiye Kupası’nı 25 yıl önce kaldırmış olması. Ama vakti geldi mi acaba?

Ben bu yazıyı yazarken, Fener Sivasspor’u eleyip finale yükselmişti. Rakibi de büyük ihtimalle Ankaraspor’u geçecek olan Beşiktaş olacak. (Gelecekten gelen ses: oldu zaten!) Peki, bu sene, 25 yıl aradan sonra Fener alabilecek mi kupayı? Bence hayır. Neden mi? Cevabı basit. Bir, adamlar Beşiktaşlılarla mukayese edildiğinde bayağı kötü oynuyorlar, iki, üstüne bi de Fener forması giyiyorlar. Yılların laneti var üzerlerinde.

Normalde bu tip yorumlar maç günü falan yapılır ama ben kendime güveniyorum. Bu şartlar altında, Türkiye Kupası’nı Beşiktaş-Ankaraspor eşleşmesinin galibi alır.

Okuduğunuz için teşekkürler.

Eğlenme Eşik Değeri

Bir gün bir alışveriş merkezindeyken bir çocuk gördüm. Çocuk, çalan sıradan bir hareketli müzik eşliğinde deliler gibi dans ediyordu. İşte o zaman aklıma bir teori geldi, Eğlenme Eşik Değeri. Bu yazımda size bu teorimden bahsedeceğim. Önce eşik değeri ne demek onu hatırlatayım. Eşik değeri, bir olayın gerçekleşmesi için gereken minimum enerji miktarıdır. Eğlenme Eşik Değeri de, insanın eğlenmiş olabilmesi için gerekli olan eğlence miktarı demek oluyor, kısaca EED. Peki, EED neye göre değişiyor? Aslında birçok şeye göre değişiyor ama en önemli etken tecrübedir. Bir nevi sıkılma miktarı da denebilir. Bir örnek verecek olursak, ilk oynadığınız bilgisayar oyununu hatırlamaya çalışırsanız, büyük olasılıkla hatırlarsınız. Çünkü MEGA hafızacı abimiz Melih Duyar der ki: “insan bir olayı yaşarken duyguları işin içine ne kadar girmişse, o olayı unutma oranı aynı oranda azalır.” Bu yüzden de ilkler unutulmaz. Oyunlara dönecek olursak, ilk oynadığımız oyundan aldığımız zevk çok yüksektir, ama bu zevk zamanla azalır. Eğer işin içine birilerini –yaşayan birilerini– yenmek, öldürmek girmiyorsa o oyunun ömrü uzun olmaz. Müzik albümleri, filmler, kitaplarda da durum buna benzerdir. Zamanla aynı albümleri dinlemek, benzer filmleri izlemek, benzer kitapları okumak sıkar. Yeni şeylere yöneliriz.

Bu bahsettiğim EED den başka bir EED daha vardır, “Toplam Eğlence Eşik Değeri”. Hani sıkıcı günler vardır ya, canın hiçbir şey yapmak istemez. İşte o günlerde toplam EED çok yüksektir. Zaten bu yüzden de o günlerde yeni bir şeyler yapmak isteriz. Önceden yaptığımız her şey çok sıkıcı gelir. Daha önce 20 defa dinlediğin bir albümü yüksek sesle bangır bangır dinlemek seni eğlendirmez, sinemaya sıradan bir film izlemeye gitmek de kesmez, çünkü onun gibisini daha önce 30 defa izlemişsindir. Hiç gitmediğin bir yere gitmek, hiç yapmadığın bir şeyi tecrübe etmek istersin. Çünkü önceden yaptığın şeyler o gün seni eğlendirmeye yetmez.

İnşallah çok fazla saçmalamamışımdır.

Okuduğunuz için teşekkürler.

Ömer Kahya

Sayısalcıyız Abi Biz!

Bugün derste bir aralar bayağı yayılan bir video  aklıma  geldi. Bir  yerel  televizyon kanalının 18 Mart’ta sokaktaki insanlarla yaptığı röportajlar vardı içinde. Hatırladığım kadarıyla bir Kayseri kanalıydı ama tam emin değilim. Neyse, muhabirin amacı Çanakkale zaferi hakkında halkın görüşlerini almaktı ama videonun can alıcı noktası, çoğu kişinin Çanakkale Savaşıyla alakalı hiçbir şey bilmemesiydi. Mesela halk arasında “kıro” olarak tabir edilen parlak güneş gözlüklü, takım elbiseli, jöleli saçlı birisine sordu muhabir: “Güzel güzel giyinmişsin, biliyorsun bugün Çanakkale zaferinin yıldönümü, ne düşünüyorsun?” diye. Adamın cevabı ne olsa beğenirsin; “Ben her gün böyle giyinirim, bugüne özel değil.” Muhabir sordu soruları, ama adamdan tık yok. Sonra yoldan geçen gençlere birkaç soru sordu ama gençlerden de bir şey çıkmadı. Muhabir biraz daha gençlerin üstüne gidince birisi patlattı lafı: “Biz zaten sayısalcıyız abi, Tarih’e çalışmıyoruz.” Manası, “Sayısalcıyız abi biz, bu işler bize ters.”

Tabi şimdi genci savunacak halim yok, adam 18 Mart’ı bile bilmiyor ama asıl bahsetmek istediğim bütün eğitim sistemimiz. Duyanlar vardır kesin, Amerika’da “ 5. Sınıf öğrencisinden zeki misin?” adında bir yarışma var. Cahil Amerikan gençliğine sorular sorup cevaplarını 5. Sınıf öğrencilerinin cevaplarıyla karşılaştırıyorlar. Tabi tahmin edeceğiniz gibi 5. Sınıflar daha başarılı. Türkiye’deki genel durumumuz bundan farklı değil. Özellikle “sayısalcılar” için. Okuldayken öğrendiklerimiz 1-2 yıl bile aklımızda kalmıyor. Çünkü bilinçaltımızda “bunlar benim işim değil zaten, bana fen, matematik lazım” diyoruz.  Ha peki gerçekten herkesin Tanzimat Fermanı’nın tarihini ya da Antep’de Osmanlı’dan önce hangi beyliğin olduğunu bilmesi mi lazım? Yok, o kadar da değil. Ama en azından her Türk genci Inkilap Tarihini, Osmanlı’yı bilmeli bence. Ha, sen biliyor musun diye sorarsanız, “Ayıpsın” diyemem ama bence bilmem lazım. Atatürk’ün bir sözüyle bitireyim yazımı.

Geçmişini bilmeyen geleceğine sahip olamaz.

Okuduğunuz için teşekkürler.

Ömer Kahya

Not: Herhalde görüşlerimi en son 3 yıl önce lisedeyken kompozisyon sınavında yazmıştım, tabi robot gibi yazdığım İngilizce essaylerimi –denemelerimi– saymazsak. O kadar da kötü bir şey değilmiş. Özlemişim bile diyebilirim.

Selamlar!

Kendi blogumu açmak uzun zamandır aklımda olan bir projeydi. Sonunda hayata geçirebildim. Hayırlı olsun!

Aslında ilk amacım alan adını alıp kendi mailimi kullanmaktı, ama sonra almışken bir de blog açayım dedim. Sonuç olarak yükledim wordpressi.

Ne yazacağıma gelince, tabi ki kendi düşüncelerimi yazacağım. Film, müzik, oyun, güncel olaylar, ilginç fikirler falan filan işte .

Neyse ilk seferlik bu kadar olsun.

Yeniden görüşmek üzere
Ömer Kahya

Proudly powered by WordPress
Theme: Esquire by Matthew Buchanan.