Ufacık Tepecik İçi Dolu Ülkecik: Slovenya

Ufacık? Neredeyse Konya’nın yarısı kadar yüzölçüme sahip.

Tepecik? Evet büyük bölümü dağlarla kaplı.

İçi Dolu? Pek sayılmaz, hepi topu bütün ülkedeki insan sayısı 2 milyoncuk.

Ama en nihayetinde sevimli bir ülke: Slovenya.

2 hafta önce ufak bir Slovenya ziyaretim oldu, 7-8 gün falan sürdü. Avrupa Birliği’nin bir gençlik programı dahilinde Türkiye’den bir ekip olarak gittik. Bizim gibi birkaç ülkeden daha ekiplerin katılımıyla güzel, eğlenceli bir program oldu. Tema girişimcilikti ama programın öyle çok da yoğun geçtiğini söyleyemem. Gezip eğlenmek için bolca vaktimiz oldu. Size gördüklerimi, dikkatimi çekenleri, aklımda kalanları anlatıyorum. Gidiş yolculuğumuzla başlayalım.

İstanbul’dan Murska Sobota’ya Yolculuk

Türkiye’den giden ekip olarak çeşitli şehirlerden gelip İstanbul’da toplandık. Oradan Slovenya’nın sanırım tek havayolu şirketi Adria ile Slovenya’nın başkenti Ljubljana’ya uçtuk. Hala yazabilmek için google’a bakmam gerekiyor:) Yolculuğun süresi 2-2,5 saat falan. Ucuz bir havayolu şirketi, hizmet de idare eder işte. Ufacık ülke dedik ama ne hikmetse zamanında havaalanını şehrin baya bi dışına yapmışlar, 20 km falan var sanırım. Havaalanı da oldukça küçük.

(Not: Resimlerin büyük hallerine resimlere tıklayarak erişebilirsiniz. Yazıya geri dönmek için de yapmanız gereken tekrar resime tıklamak)

[singlepic id=22 w=810 h=540 float=] -havaalanında bagajlarımızı beklerken

[singlepic id=23 w=540 h=360 float=] -ljubljana nehri

[singlepic id=24 w=540 h=360 float=] -Ljubljana’da bir meydan

Havaalanından otobüsle Ljubljana’ya vardığımızda sabahın erken saatleriydi. Tren istasyonundan öğleden sonrası için Murska Sobota biletlerimizi alıp şehirde gezintiye çıktık. Biraz yürümenin ardından şehrin asıl merkezi olarak adlandırılan kısıma geldik. Bir kafede oturup bişeyler atıştırdıktan sonra merkezi turlamaya başladık. Evet çok büyük bir şehir değil ama yine de güzel bir havası var. Özellikle şehir merkezi hoşuma gitti. Merkezin ortasından geçen bir nehir var, tabi ki ayrı bir güzellik katıyor. Neyse şehirde biraz dolandıktan sonra Ljubljana kalesine çıktık. Güzel bir manzarası var, bütün şehire hakim. Ljubljana’ya vardığımızda hava biraz yağışlıydı ama şansımıza çok şiddetlenmedi. Kalenin tepesindeyken bolca resim çekilip etrafı izleme fırsatımız oldu.

[singlepic id=30 w=540 h=360 float=] -kaleden ljubljana’ya bakış

Slovenya’nın en çok hoşuma giden yönlerinden biri ingilizcenin çoğu yerde tek başına sizin için yeterli olması. Bizim ülkeye benzer olarak genç nesilin çoğunluğu az çok ingilizce biliyor. Orta-yaşlı nesilde bu oran daha düşük.  Gitmeden önce acaba sıkıntı yaşar mıyız diye düşünüyordum ama tren bileti gişesindeki ablanın sular seller gibi ingilizce konuşmasıyla içim rahatladı. Sobota’ya gidebilmek için yapmamız gereken aktarmaları falan detaylıca anlattı bize. Tabi Sobota’da ingilizce bilme oranı daha düşük. Ülkede trenle ulaşım çok gelişmiş değil. Ülkenin merkezinde yer alan başkentten en kuzeydeki Sobota’ya gitmemiz 4 saati aşkın vaktimizi aldı. (arabayla 1,5 saat falanmış) Akşam saatlerinde Sobota’ya varabildik. Ev sahibimiz sloven dostumuz tarafından karşılanıp kalacağımız kaleye gittik. Kale dediysek öyle çok bi numarası yok, birazdan anlatırım.

Slovenya ve Murska Sobota

Slovenya Yugoslavya’dan 1991’de ayrılmış bir ülke. Eski Yugoslavya devletleri arasında en gelişmişi diyebiliriz. Zaten 2004’te Avrupa Birliği’ne giren Slovenya halihazırda hala AB’ye girebilmiş tek eski Yugoslavya devleti konumunda. Gelecek yıl Hırvatistan da katılıyormuş ona. Karşılaştırma fırsatı olanlar ülkenin gelişmişlik olarak balkan ülkelerinden ziyade batısındaki İtalya’ya benzediğini söylüyorlar. Gerçekten de bir Avrupa Birliği ülkesi havası var ülkede. Fakat ekonomik olarak çok da iç açıcı durumda değiller şu aralar. Devlet ekonomiyi toplamak için bir dizi önlemler alıyor.

Biraz da Murska Sobota’dan bahsedelim. Ülkenin en kuzeyinde yer alan Sobota ülkenin en büyük ikinci şehri olan Maribor’a yakın bir yerde. Maribor güney batısında, Avusturya kuzeyinde ve Macaristan da kuzey doğusunda yer alıyor. İki ülkeye de yaklaşık 20 km uzaklıkta. Sobota ufak bir şehir, 20 bin civarında nüfusu var. Bizim konakladığımız kale şehrin 1 km dışındaydı.

[singlepic id=35 w=540 h=360 float=]

Sobota ciddi sorunlarla karşı karşıya. İşsizlik oranı yüzde 25’lere çıkmış ve bölge genç nüfusunu hızla daha büyük şehirlere kaptırıyor çünkü Sobota’daki iş imkanları oldukça sınırlı. İki üç tane büyük şirket var ama bunlar istihdam sağlama konusunda çok faydalı şirketler değiller. Dolayısıyla Sobota’da halk gittikçe yaşlanıyor. Zaten bizim programın orada yapılmasının sebeplerinden biri de bu sorun. Bu program sayesinde Sobota’da bir şeylerin yapılmaya çalışılması sloven basınında yer buldu. Programı düzenleyenle ettiğimiz sohbetten kendi sözleriyle alıntılarsak: “evet biz burada öyle çok ciddi bişey yapmadık, çoğunlukla eğlendik ama bizim ulaşmak istediğimiz şey basında yer alıp insanların ‘hmm evet sobotada bir şeyler oluyor’ demesini sağlamaktı ve bunu da başardık.” Birkaç tane gazeteci programı yaptığımız yere gelip resimler falan çekip haber yaptılar. Haber linkleri şunlar ama içeriğinde ne yazıyor ben de bilmiyorum açıkçası:) link1 ve link2

Genel olarak program dahilindeki günlerimiz kalede geçti, workshoplar sunumlar falan. Kaleden bahsedelim biraz. Kaldığımız yer eskiden kaleymiş. Konaklama yerleri ve toplantı salonları için yeniden düzenlenmiş, restore edilmiş. İçerisinde bir de at ahırı var, halk belirli günlerde gelip ata binebiliyor. 17. yüzyılda yapılmış sanırım kale ama biraz kofti bi kale. Bizim adana fen lisesinin binasına benziyor hafiften. Biraz kassan dışardan avlusuna elle bomba falan atabilirsin sanırım. Galiba o günlerde oralarda mancınık falan yokmuş. Neyse yine de güzel bir havası var kalenin. Şu linkte panaromik görünümü mevcut.

Orada bulunduğumuz süre içerisinde iki günümüz diğer günlerden farklı geçti. Biri cadılar bayramı, diğeri de Slovenya’nın resmi bayramı sebebiyle çevre ülkelere yolculuk etme fırsatımızın olduğu gündü.

Cadılar Bayramı Gecesi

Siz “ne düşünüyordun sen abi?” diye sormadan hemen cevap vereyim. Dedim cadılar bayramı, kutluyosak ruhunu da yaşamak lazım. Sonuçta bizim olmasa da adamların geleneği. İki arkadaş sağolsun makyajı yaptık. Bi çeşit zombiydi sanırım hedef. Eldeki malzemelerle anca bu kadar oldu işte. Zaten gecenin ilerleyen saatlerinde de baya bi aktı. Neyse akşam çıktık mekana gittik, lan herkes bana bakıyor. Dedim yok sobota bitmiş, örf anane falan kalmamış bu gençlerde. 3-5 istisnanın haricinde herkes normal. Yalan olmasın bir iki kişiyi korkuttum, ama bilerek değil. Bişeyler almak için sırada bekliyorum, önümdeki aniden arkasını bi dönüyor beni görüyor falan. Neyse 1-2 mekan değiştirip sabahı bulduk. Sobota küçük yer ama insanları eğlenmeyi seviyormuş. Girip çok kalabalık diye çıktığımız mekan bile oldu. Sevmiştim o mekanı gerçi, herkes benim gibiydi.

[singlepic id=37 w=810 h=540 float=]

Size bir de Matej abiyi anlatayım. Saat 5’i falan bulmuş, mekan kapanıyor biz de kapıda taksi bekliyoruz. Bi abi var ama kafası felixin atladığı yerden daha yukarıda. Muhabbet ediyoruz, konuşma şöyle:

-Buralı değilsiniz herhalde, nerelisiniz?

+Evet Türkiye’deniz.

-Aa Türkiye’yi biraz bilirim. Türkiye’den bir arkadaşım var. Nerdendi nerdendi?

+İstanbul? İzmir?

-Yok yok güneyde bi yerdi, mer mer..

+Mersin mi?

-Ha evet mersina mersina evet oydu.

+Hadi ya, arkadaş da mersinli.

-Aaa farketmem lazımdı, belli kendisi çok güzel.

Şimdi muhabbette bir şey yok, gayet normal bi muhabbet. Ama işin komik yanı şurada, biz bu muhabbetin tamamen ama tamamen aynısını 15 dakika içinde 3 defa yaptık. Sanki senaryodan okur gibi:) 2 tanesinin sonunda çıkartıp kartını verdi bize. Lojistik işi gibi bişey yapıyodu sanırım, babasının üzüm bağları varmış bizi davet etti. Gitmek kısmet olmadı ama.

[singlepic id=34 w=540 h=360 float=] -matej sanırım kartını veriyor

Viyana ve Bratislava

Programdaki bir gün slovenyanın bir bayramına denk geliyor diye o günkü etkinlikler iptal oldu. İsterseniz şehirde takılıp sinemaya falan gidebilirsiniz ama çoğu dükkan falan kapalı olacaktır dediler. Biz de fırsatı bulmuşken ve sınıra yakınken bir araba kiralayıp çevre ülkelere gidelim dedik. Önce Viyana’yı ardından geceye doğru da Bratislava’yı ziyaret ettik. GPS yol gösterdi, biz sürdük. Sağolsun bi ara Slovenya rallisi yaptırdı bize ama ufak hataların haricinde çok işimize yaradı.

[singlepic id=31 w=810 h=540 float=] -araba slovenya plakalı, içindekiler türk/makedon, petrol istasyonu avusturyada.. değişik bi karışım:)

Viyana şahane bir şehir, Paris’in yavrusu gibi bişey. Fırsatınız olursa kesin ama kesin gidin. Şahane bir dokusu var ve o dokuyu korumak için ellerinden gelen her şeyi yapmışlar. Hele bazı kısımları var ki kendinizi 20. yüzyıl ortaları fransasında gibi hissediyorsunuz. İnsanların giyim tarzı bile zerafet içerisinde. Mutlaka gidilip görülesi bir şehir.

[singlepic id=36 w=540 h=360 float=] -viyana.. biraz da istiklal havası yok değil hani

Sobota’dan Viyana yaklaşık 220 km uzaklıkta, Viyana’dan Bratislava da bi 80 km falan. Bu kadar gelmişken biraz daha yol gidip bir ülke, bir başkent daha görelim diye Bratislava’ya da devam ettik. Viyana’dan başlayarak çıtayı biraz yüksek tutmuşuz. Bratislava’nın çok bi numarası yokmuş. Gittiğimizde saatin geç olmuş olmasından dolayı da şehir baya boştu. Barların falan bile neredeyse hepsi kapanmıştı. Kuzeye gittikçe hava biraz daha soğudu. Bratislava’da eski şehir merkezi dedikleri bir bölge var. Genel olarak gezilecek yerler orada sanırım. Bir de kale var, şahane bir ışıklandırma yapmışlar ama bizim saatten dolayı kaleyi ziyaret etme fırsatımız olmadı. 1-2 saat etrafta takıldıktan sonra hırlı var hırsız var deyip bizim kaleyi çok boş bırakmamak için dönüşe geçtik ve sabah karşı Sobota’ya vardık.

[singlepic id=32 w=540 h=360 float=] -bratislava kalesinin uzaktan görünümü

Akılda Kalanlar ve Dönüş

Sonuç olarak güzel farklı bir macera oldu. Yeni insanlar yeni kültürler tanımak, yeni yerler görmek iyi geldi. Zaten bunlar youth in action programlarının temel amaçları arasında. Avrupanın farklı ülkelerinden arkadaşlar edindim. Bütün gezi eğlenceliydi genel olarak.

[singlepic id=33 w=540 h=360 float=]

Slovenya küçük ama sevimli bir ülke, sLOVEnia diyor zaten kendileri tanıtımlarında. Öyle çok fazla görülecek yeri yok ama yol üzerinde geçerken gezilebilecek bir ülke işte. Gayet düzenli, trafik kurallarına falan gayet uyulan bir ülke. Bize iyi ev sahipliği yaptılar. Güzel insanları var. Yani iki manada da hem iyi kalpli hem de güzel. (Bir arkadaş slav ırkını bu dünyanın elfleri olarak adlandırıyor. haklı) Beni en çok şaşırtan şeylerden biri insanlarının çok fit oluşlarıydı. Sokakta kilolu birini görebilmek neredeyse imkansız. Yemekleri çok ağır değil ama tabi bizimkine kıyasla oldukça zayıf, lezzetsiz. Ljubljana’da bisiklet kullanımı oldukça yüksek. Yağışlı havada bile 60-70 yaşındaki teyzelerin üzerlerine yağmurluk geçirip bisiklet sürüyor olması beni inanılmaz şaşırttı. Benim zamanında hava yağışlı diye üşenip 10 dakika uzaklıktaki derse gitmediğim bile olurdu. (gideceğim yokmuş demek) Sobota’da ise araba kullanımı oldukça fazla. Genel olarak bütün ülkede öyleymiş. Bu yüzden tren ulaşımımız pek gelişmedi diyor kendileri. 2 çocuklu bir ailenin 4 arabası falan olur diyorlar. Cidden öyle olsa gerek, yoksa ufacık Sobota’da trafik oluşmasının başka açıklaması olamaz.

Dönüşümüz de gidişimizle aynı şekilde oldu. Havaalanına giderken bosnalı taksici bir abiyle sohbet etme şansımız oldu. Halkın yabancılara, göçmenlere tutumu nasıl diye sorduk. Bizim için çok sorun olmuyor çünkü biz slovenlere benziyoruz ama mesela size öyle çok da sıcak yaklaşmazlar dedi. (abi cidden de sloven gibiydi ama, bosnalıyım diyene kadar ben farketmemiştim göçmen olduğunu) Neyse uçağa atlayıp İstanbul’a geri döndük.

Yorulduk, sıcak yatağımızı özledik ama iyi eğlendik, buna şüphe yok.

[singlepic id=41 w=540 h=360 float=] -viyana

[singlepic id=40 w=540 h=360 float=] -29 ekim slovenya hatırası

Bir garip hikaye: “Sabahki Olay”

Gelin biraz hayal gücümüzle bir hikaye canlandıralım kafamızda, çoğumuzun hayatına uyacak bir hikaye olsun.

Hafta içinden bir gün, aylardan ekim olsun hadi. Güneş sabah 7’de falan doğuyor o aralar. Bir şey olmuş uyanmışsın; belki çişin gelmiş, belki susamışsın, belki sıcak basmış herneyse artık. Saat 7’yi biraz geçmiş, güneş doğuyor o sıra. Uykuya geri döneceksin ama yatmadan önce bir bardak su içeyim dedin ve mutfağa gittin. Rafa uzandın bir su bardağı aldın, bardağına suyu doldurdun. Bardağı ağzına götürürken mutfak penceresine doğru yürüdün yavaşça. Suyunu içerken pencereden dışarıya bakıyorsun. Garip bir şeyler var dışarda. Şöyle anlatayım: hani bir yazı yazıyorsundur, yazılışı değişik bir kelime yazarsın, diyelim “eczane” olsun. Yazdığın kelimeye bakarsın “yok ya bir harfi yanlış yazdım galiba, bunda bir sıkıntı var” dersin, hissedersin o hatayı. Yanlış olan, içine sinmeyen bir şeyler vardır, alışılmadık bir şeyler vardır. İşte şimdi mutfak penceresinin önünde de aynı durumdasın. Dışarda bir şeyler yanlış sanki ama ne yanlış bilmiyorsun. Neyse çok kafaya takmadın, suyunu içip bardağı camın önüne bıraktın ve geri yatağına gidip yattın. Gözlerin kapanıyor zaten; şu uyanık ama aslında 10 saniye gözünü kapasa anında uyuyacak moddasın. Malum 1-2 saat sonra geri kalkacaksın zaten. O 1-2 saatlik uyku önemli, çok da tatlı.

Uyanma vaktin gelir, alarm çalar. Uyandın hazırlandın. İşine gittin, okuluna gittin; artık sen nereye gidiyorsan oraya gittin. O günün normal bir gününden bir farkı yok. Öğle yemeğini yedin, tekrar işe/derse döndün. Üzerinde yediğin yemeğin verdiği bir ağırlık var. Öyle boş boş düşünüp vakit geçirirken aklına sabah geldi. Hayal mayal hatırlıyorsun: kalktın su içtin, camdan dışarı baktın. Hani uykunda bir rüya görürsün, uyandığın anda hatırlamıyorsundur ama gün içinde olmadık bir anda hatırlarsın birden. Aynı o durumdasın işte. “Rüya mıydı lan o?” diye soruyorsun kendine. Pencereden gördüklerini düşünüyorsun. Güneş doğuyordu yavaş yavaş. Yerler, arabalar ıslaktı. Gece yağmur yağmıştı demek ki. Bir saniye… Güneş doğuyordu. Daha önce mutfaktan hiç güneşin doğuşunu görmemiştin. Gerçi belki de görmüştün ama hatırlamıyordun. Kim böyle bir şeyi hatırlar ki? Sonra aklına bir soru geldi: mutfak nereye bakıyor, hangi yöne? İşte o anda donup kaldın. Ellerin titredi, tüylerin diken diken oldu o sorunun cevabını düşündüğünde. Mutfak penceresi batıya bakıyordu!

Öyle çok dindar sayılmazdın ama güneşin batıdan doğmasının ne demek olduğunu bir yerlerden biliyordun. Belki ilk duyduğunda sana ilginç gelmişti, o yüzden hatırlıyordun. Derin bir nefes aldın, “iyi saçmaladım ya yalnız” dedin. Yok artık daha neler. Herhalde öyle bişey olsa bunu tek farkeden sen olmazdın; herkes bunu konuşur, bütün televizyon kanallarında bununla alakalı haberler olurdu. Di mi yani? Solundaki arkadaşına döndün ve sordun: “Bugün bi gariplik var mı ya?”

Arkadaşın kafasıyla onayladı: “Hava çok basık be, nem yüksek olunca adamı mahvediyor.”

“Yok yani böyle olağandışı garip bir şeyler falan yok di mi? Hani geçen İstanbul’un bi yerinde millet garip garip sesler duymuş veya böyle hani sabah gelirken yolda ölü kuş falan görmedin di mi?

Arkadaşın yüzünde hafif alaycı hafif şaşkın bir gülüş belirir: “Sen bişey içmedin di mi lan? Görmedim oğlum tabi ki öyle şeyler”

Aklından arkadaşına sabahki olayı anlatmak geçer ama vazgeçersin. Bugün o gün olacak da sanki bunu bir tek sen fark edeceksin di mi diye düşünürsün. Belli ki uykunda rüya falan görmüşsün, gerçek sanmışsın onu. Gerçi dün akşam geç de yatmamıştın, bir şeyler falan da içmemiştin. Neyse rüyadır o rüya deyip tekrar işine döndün.

Gün ilerledi, bugünlük vazifen de bitti. Eşyalarını topladın eve gideceksin artık. Telefonun titredi, bir mesaj alındı. Gönderen yakın bir arkadaşın: “şşt işin var mı lan bizimkilerle takılcaz”

Cevap: “yorgunum ya siz takılın ben eve gidip yatim biraz”

Sen cevabı yolladıktan 25 saniye sonra arkadaşın aradı. Israr geldi, kıramadın gittin yanlarına. 1-2 saat yanlarında takıldıktan sonra müsade isteyip ayrıldın.

Eve geldin, üzerinde biraz yorgunluk var. Hızlı bir duş alıp kendini yatağa atmak var kafanda. Bu gece iyi bir uyku çekeyim dedin. Uyumadan önce su içmek için mutfağa yöneldin. Aynı sabahki gibi… Bardağa suyu koydun. Kafanı pencereye doğru çevirdiğin anda elindeki suyla dolu bardak yere düştü, paramparça oldu. Donup kaldın. Gördüğün şey seni bir anda sarstı. Bardak pencerenin önündeydi. Aynı hatırladığın yerde, aynı hatırladığın şekilde duruyordu.

Ardından o sesi duydun. Evet surun sesiydi o.

Belki senin kıyametindi bugün… Belki de güneşi herkesin farketmesi gerekmiyordu…

Teşekkür Edecek Çok Şeyimiz Var

Açgözlüyüz. Yani sizi bilemem, belki çoğunuz değilsinizdir ama ben öyleyim. Hep daha fazlasını istiyorum. Hiç elimdekilere bakmayıp sürekli elimde olmayanlara odaklanıyorum. Bu tamamen kötü bir şey mi? Hayır değil tabi ki. Şu dünyada başarılı olanların belki de hepsi daha fazlasının peşinde koştuğu için o başarılara ulaştı. Ama sanki istemenin de bir sınırı olmalı. Fizik kurallarının tersi bir şekilde, uzaktaki objeler her zaman daha büyük gözüküyor bize, ta ki biz onların yanına gidip onlar küçülene kadar.

Bir gün bir doktor tanıdığın yanında sağlık ocağında oturuyordum. Mesainin bitmesine pek bir şey kalmamıştı, 5-10 dakika falan vardı sanırım. Bir adam geldi, daha doğrusu baba diyelim. Bir ilaç yazdıracakmış, bilgileri falan verdi. Bir şey oldu ben bi ufak espri falan yaptım. Neyse, baba ilacı kendisi için yazdırmıyordu ilaç bebeğindi. Bebeğin doğuştan kalbi zedeli, sanırım ya ameliyat olmuş ya da olacaktı. İlaç da kalbi için bir ilacıydı. Bu ilacın bebek için olan dozu normal bir insanınkinden çok daha azdı. İlacın en düşük gramajlı paketindeki hapların bile 8’e bölünerek bebeğe verilmesi gerekiyordu. Baba “tamam bir şekilde hallederim ben onu” dedi, doktor tanıdık “elle bölmeniz mümkün olmaz, isterseniz ya eczanede böldürün ya da hassas mutfak tartılarıyla halledebilirsiniz” dedikten sonra.

Düşünsenize diyeceğim ama o bile hüznü katlayan bir şey. Baba oldum mutluyum diyorsunuz ama çocuğunuz, bebeğiniz doğuştan hasta. Hastalık o kadar nadir ki ilacın bebekler için üretilmiş düzgün gramlı hali bile yok, sizin 8’e bölüp suya karıştırarak bebeğe vermeniz gerekiyor. Hayat adil değil.

Bana hayatım boyunca sağolsunlar ailem her türlü imkanı sağladı. Belki her istediğim oyuncağı, telefonu bana almadılar ama onların hepsi açgözlülüktü zaten. Hiçbir ihtiyacımı eksik bırakmadılar, hiçbir şeyden mahrum kalmadım. Belki de benim okumam için gerek olsa çıkartıp ceketlerini satacak insanlar benim annem ve babam. Ama yine de her şeyim tam olmasına rağmen ben hep yeni eksikler buldum, bulmaya da devam ediyorum sanırım.

Fakat bizim teşekkür etmemiz gereken çok şey var. Dünyada olan bitene bakıp hür olarak yaşayamayan bir tas yemekten mahrum kalan, zulüm gören insanları düşündüğümüz zaman da, bizim “kuru ekmek” dediğimiz şeyi almasına yetecek bir lirası bile cebinde olmayan insanlara baktığımız zaman da anlıyoruz teşekkür edecek ne kadar çok şeyimiz olduğunu.

Biz bazen arkadaşlarımızla oturup ne kadar çok şeye sahip olduğumuzu konuşuyoruz, ne kadar çok şey için teşekkür etmemiz gerektiğini. Size de tavsiye ederim, sen de yap güzel oluyor diyemem ama en azından insanın biraz aklını başına getiriyor diyebilirim.

Evet gerçekten de teşekkür edecek çok şeyimiz var.

Evet kesinlikle.

Yatmadan önce elimizi kalbimize götürdüğümüzde hissettiğimiz atışlar için bile teşekkür etmeliyiz.

 

Parov Stelar Mix

Parov Stelar ilginç işler yapan bir dj, produktör. Electro swing diye adlandırılan bir türde müzik yapıyor. Bu türü başlatanlarından biri olarak görülüyor. Oldukça eğlenceli parçaları var. Yurtdışında ve Türkiye’de önemli bir hayran kitlesi mevcut. Ülkemize de arada gelip konserler veriyor. The Parov Stelar Band diye bir grubu var. Geçen yıl bi ara Ankara’da Saklıkent’te de bi konser vermişti. Gitme fırsatım olmamıştı, neden diye hatırlamıyorum.

Eskiden karışık kasetler vardı. 2 tane kaset yeri olan teypler kullanılarak kasetler hazırlanırdı. İnsanlar hem kendileri hem de arkadaşları için karışık kasetler yapardı. Birbirlerine hediye falan ederlerdi. Ondan sonra karışık CD dönemi oldu bi ara. O çok fazla sürmedi, mp3 dosyalarını çalabilen CD çalarlar çıktıktan sonra her CD yüzlerce şarkı almaya başladı. Ondan sonrası da işte mp3 çalarlar zaten. Şimdi artık günümüzde sadece arabalarda CD’ler dinleniyor sanırım.

Biraz eski günlerin anısına ben de bugün Parov Stelar’ın en sevdiğim 10 parçasını derledim, bir albüm yapıp müzik çalarıma attım. Genel olarak eğlenceli şarkılardan oluşuyor. Hani şu bütün moral bozukluklarını alıp götürme gücü olan şarkılardan.

 

Parov Stelar Mix:

1. The Phantom

2. Matilda

3. Catgroove

4. Jimmy´s Gang

5. Lost in Amsterdam

6. The Mojo Radio Gang

7. A Night in Torino

8. Coco

9. Homesick

10. Chambermaid Swing

Vincent!!! Oğlum benim…

Sizi Vincent’la tanıştırayım. Vincent bizim otoparktaki köpek çetemizin bir üyesidir. Otopark dediysem, çete dediysem hemen aklınıza otopark mafyaları gelmesin. Ya da gelsin, düşünsenize iki köpek girişte para alıyor, makbuz kesiyor. Para vermeyi reddederseniz ağzını lastiğinize götürüp “öde yoksa ısırırım ha” resti falan çekiyor.

Hayal gücü güzel şey tabi. Neyse bizim çetenin öyle işlerde parmağı (patisi?) yok. Bizimkiler uysal hayvanlar, evcil sokak köpeği olmuşlar. Çevredeki lojmanlardan yemek desteği falan alıyorlar, pek bi uğraşları yok yani anlayacağınız. Vincent da ekibin önemli parçalarından biri. Yok lan değil, ben Vincent’ı bir şey yaparken hiç görmedim ne yalan söyleyim. Sadece üzerine güneş geldiğinde veya ordan araba geçecekse işte yattığı yerden kalktığını gördüm. Zaten o zaman da gidip başka bir yere yatıyor. Eğer ekipte bir şeylerin sorumlusu Vincent’sa o bir şeylerin yerine getirilmesinde ciddi sıkıntılar olur. Sanırım bunu diğer köpekler de düşünmüş olsalar gerek. Gözcü, bekçi tarzı bi görevi olabilir Vincent’ın, tam emin değilim.

vincent uzaklardan gelen bir sese kulak kabartmışken

Vincent biraz farklı bir köpek. Kendisi bizim yanımıza gelmeden önce bir aktör köpekti. İsminden hatırlamış olabilirsiniz ya da hatırlamamışsınızdır, herkes Lost izleyecek değil sonuçta. Lost’ta da açıkcası çok çalışkan bi köpek değildi, orda burda gezerdi anca işte.

vincent’ın lost günlerinden bir kare

O zamanlar yüzü gülermiş Vincent’ın. Eee ben de havailerden kalkıp ankaraya gelsem gülmezdim artık herhalde. Bi de pislendi biraz üzeri, kendine bakmaz oldu Vincent. Oğlum en azından yattığın yeri bi önce süpür, pislik mislik gitsin öyle yat diyorum ama hiç sallamıyor beni.

vincent objektife o sempatik bakışını atarken

vincent hayatını gözden geçirirken

Vincent olaylara pek karışmaz. Bazen ormanın ordan başka köpeklerin sesleri falan gelir, bizim otopark tayfasında bir hareketlenmeler başlar ama Vincent pek takılmaz onlara. Zaten ben Vincent’ın havladığına sadece bir kez şahit oldum. Yoğun kar yağışlı bir gecenin ardından arabayı bulunduğu yerden çıkarmaya çalışıyorduk. Arabanın patinaj sesine çok ayar olmuştu o zaman Vincent. Gelip patinaj çeken lastiğe havlamıştı baya. Sanırım geçmişten kötü bir anısını anımsatmıştı ona.

vincent bu hayattan biraz sıkıldı sanırım

sus ben senle konuşmuyorum bakışı

Vincent gidişime biraz bozuldu sanırım. Her ne kadar kendisi biraz duygularını göstermeyen bir köpek olsa da bana karşı hep iyiydi Vincent. Bazen yoldan gelirken beni karşılardı, yani öyle yanıma falan gelmezdi ama ben onun bakışlarından anlardım hoşgeldin abi deyişini. Biraz içine kapanık bir köpek Vincent. Boş vakitlerinde sürekli uzaklara bakıp bir şeyleri düşünüyor, ondan sanırım.

Ben kendini gördüğümde “Vincent!!! Oğlum benim..” derdim. Siz de eğer bir gün Vincent’a bir yerlerde rastlarsanız aynısını deyin. Eğer size de hiçbir tepki vermezse sıkıntısı yoktur demek ki.

Vincent!!! Oğlum benim…

Kral, Genç, Yaşlılar ve Sami

Bir zamanlar fakir ve de gurursuz bir genç varmış. Ne iş olsa yaparmış. Bir gün bu genç yolda yürürken yaşlı bir kadın bunu durdurmuş.
“Ha söyle abla ne var?” demiş bu genç.
Yaşlı kadın baştan aşağı bi süzmüş bu genci. Gence bi bakış atmış:
“Sana bir teklifim var.”
“Buyur abla seni dinliyorum 4 kulağımla.” demiş genç kendi çapında bir espri yapmaya çalışarak.
Kadın duru sesiyle teklifini açıklamaya başlamış:
“Buradan uzak bir diyarda bir kale var. Bu kalenin içinde yaşayan cimri mi cimri, kalpsiz mi kalpsiz bir kral var.”
Genç, kadının sözünü kesmiş: “Eee? Onu öldürmemi mi istiyorsun teyze?”
“Hayır.” demiş yaşlı kadın.
“Bu kralın bir atı var, dünyalar güzeli bir at. Dünyada en çok değer verdiği şey bu attır. Çocuklarına, kızlarına bile bu attan daha az değer verir. Senin bu atı çalmanı istiyorum işte delikanlı.” demiş.
Genç şaşırmış. “Peki benim bu işten karım ne olacak?” diye sormuş doğal olarak.
Kadın cebinden bir kağıt parçası çıkartıp üzerine bir şeyler yazmış ve gence vermiş. Ardından da sormuş:
“Kabul ediyor musun bu teklifimi?”
Genç kağıdı açıp bakmış, kafasını yukarı kaldırıp on saniye kadar düşünmüş ve sormuş:
“Atı nereye getirmemi istiyorsunuz?”
Kadın gence bir adres tarif etmiş ve “5 gün içerisinde bu atı buraya getirmelisin” diye de eklemiş.
Genç tamam deyip ayrılmış.

Eve gidip hazırlıklarını yapmaya başlamış.
Gece iyi bir uyku çekip sabah erkenden yola koyulmuş.
Kalenin olduğu yere gidince önce yakındaki köylülerden kral hakkında bilgi toplamaya başlamış. Köylüler kral hakkında aynı kadının dediği gibi cimri mi cimri kötü mü kötü biri diye bahsetmiş. Ve kralın en yakınında her zaman bir sağ kolu olduğunu anlatmışlar. Kral ne zaman köye gelse bu sağ kol her zaman yanında olurmuş.
Sağ kolun adı da…
Sami’ymiş…

Genç bütün gün köylülerle konuşup akşam bir tavernada eğlenmiş. Kendine kalacak bir yer bulup geceyi orda geçirmiş. Sabah olunca kaleye doğru yola çıkmış.
Kale kapısına geldiğinde muhafızlar genci durdurmuş:
“Ne işin var, niye geldin?”
“Eee şey, ben bir oyun icat ettim lordumuza onu göstermek istiyorum.” diye cevap vermiş genç.
Muhafızlar gülmüş.
“Yürü git işine lan!” demişler gence, kovmuşlar onu.

Genç köye dönüp kaleye girmek için bir yol aramaya koyulmuş. Yolda yürürken yerde evsiz yaşlı bir adam görmüş ve durup onunla dalga geçmiş:
“HA! HA! Bir köyde bile bir evin yok mu bre yaşlı adam!”
Yaşlı adam kafasını kaldırmış:
“Kaleye nasıl girebileceğini biliyorum.”
Genç donup kalmış.
“Nasıl ya? Sen nasıl benim kaleye girmeye çalıştığımı bilebiliyorsun?” diye sormuş.
Yaşlı adam gülümsemiş:
“Ben senin bilmediğin birçok şeyi biliyorum genç.”
Ardından sormuş: “Yardımımı istiyor musun istemiyor musun?”
Genç yaşlı adama bir soruyla cevap vermiş: “Yardımın karşılığında ne istiyorsun amca?”
Adam gençten kaleye girdikleri zaman onu Sami’nin yanına götürmesini istemiş sadece.
“Sen bu halinle koskoca kralın sağ koluna napabileceksin ki amca?” diye gülmüş genç.
Yaşlı adam hiç istifini bozmadan “Orasını bana bırak.” demiş.
Genç kabul etmiş ve yarın sabah vakti kaleye doğru yola çıkmak için sözleşmişler.

Güneş batmış, güneş doğmuş; ilk karşılaştıkları yerde buluşmuşlar gençle yaşlı adam.
Yaşlı adamın elinde bir kıyafet varmış.
“Al bunu giy.” demiş.
Genç sormuş: “Ne kıyafeti ki bu?”
Yaşlı adam cevap vermiş:
“Bu kıyafet buraya uzak bir diyarın geleneksel kıyafetidir. Çok soru sorma ve giy.”
Ve de eklemiş:
“Bir şey daha var, içeri girdiğimizde hiç konuşmayacaksın.”
Genç kıyafeti giymiş ve yola koyulmuşlar.

Kapıya gelince muhafızlar bunları durdurmuş.
Yaşlı adam gencin anlamadığı bir dilde bir şeyler söylemiş onlara ve muhafızlar hiçbir şey söylemeden kapıyı açıp geçmelerine izin vermişler.
Genç çok şaşırmış, yaşlı adama muhafızlara ne dediğini sormamak için kendini zor tutmuş.
Biraz yürüdükten sonra yaşlı adam gence dönmüş ve demiş ki:
“Ben üstüme düşeni yaptım şimdi sıra sende.”
Genç “Peki” demiş. Kafasını kaldırıp etrafa bakmış ve sağ taraftaki bir binaya doğru yürümeye başlamış.

Ahırı arıyormuş tabi ki, yaşlı adama verdiği söz umurunda değilmiş.
İleride bir kapı görmüş, “Bu taraftan” demiş.
Kapıyı açıp binaya girmişler.
İçeride keskin bir fesleğen kokusu varmış.
Uzun bir koridorda yürümeye başlamışlar, sol taraflarındaki sıra sıra pencerelerden güneş yüzlerine vuruyormuş.
Koridorun sonuna geldiklerinde iki muhafız onları durdurmuş ve yaşlı adam yine bir şeyler söylemiş.
Muhafızlar “Tabi buyurun o da sizi bekliyordu.” diye cevap vermişler.
Bir kapıdan daha geçip devasa bir salona girmişler. Her tarafta tablolar ve heykeller varmış. Salonun diğer bir ucunda kralı görmüşler. Tabi ki yanında da Sami.
Genç, yaşlı adamın kolundan tutup “Hadi geri dönelim, ne duruyoruz?” dercesine çekiştirmeye başlamış daha salona girer girmez. Ama yaşlı adam hiç oralı olmamış, tahta doğru yürümeye başlamış.
Kral ikisi yaklaştıklarında onlara seslenmiş:
“Bugünün gelmesi için ne kadar beklediğimi bilemezsiniz!”
Yaşlı adam krala cevap vermiş:
“Benim de ne kadar beklediğimi bilemezsiniz lordum, ama en sonunda o gün geldi işte.”
Kral ayağa kalkmış ve ikisine doğru yürümeye başlamış. Gencin önüne gelip durmuş ve demiş ki:
“Evet bu o.”
Gence sıkıca sarılmış.
Sami’ye dönüp “yaşlı beyefendiye ödülünü verin” demiş.
Sami başını sallayarak onaylamış. Yaşlı adamla birlikte dışarıya doğru yürümeye başlamışlar.
Genç olan bitene şaşırıp kalmış tabi ki ama yaşlı adamın kendisine dediğinden dolayı çenesini açıp bir kelime edememiş. Sadece şaşkın gözlerle bakmış.
Kral gence dönüp, “Evet artık konuşabilirsin oğlum” demiş.
Gencin gözleri fal taşı gibi açılmış. “Oğlum mu dedin sen bana?! Ben senin oğlun falan değilim.” demiş.
Kral sıcak bir gülümsemeyle cevap vermiş:
“Evet öylesin oğlum, evet öylesin.” demiş.
Ve belinden çıkardığı hançeri birden gencin karnına saplamış!
Bir daha! Bir daha!!
Genç yere yıkılmış. Kanlar içinde kalmış ve bir iki dakika içinde ölmüş.
Kral hançerini gencin giysisine silip tekrar kınına koymuş.

Sami yaşlı adamı ahıra götürmüş. Atı gösterip:
“Evet artık Güzellik senindir.” demiş.
Yaşlı adam Güzellik’in güzelliği karşısında donup kalmış.
“Evet gerçekten dedikleri kadarmış.” diyebilmiş sadece.
Güzellik yaşlı adamın hayatı boyunca gördüğü en güzel attan katlarca ve katlarca daha güzelmiş.
“Binebilir miyim?” diye Sami’ye sormuş titrek bir sesle.
“Tabi o artık senindir, istediğini yap.” diye cevap vermiş Sami.
Yaşlı adam ata binmiş.
“Bu gerçek olamaz.” demiş Sami’ye.
“O gerçek yaşlı adam, o gerçek.” diye cevap vermiş Sami.
Yaşlı adam Sami’nin yüzüne bakıp:
“Teşekkür ederim dostum, kralına da benim adıma teşekkür et.” demiş.

Yaşlı adam Güzellik’i alıp yola koyulmuş. Yaşlı kadının gence verdiği adrese doğru yol almaya başlamış.
İki günlük yorucu bir yolculuğun ardından gideceği yere ulaşmış. Yaşlı kadın orada bekliyormuş. Yaşlı adamı görünce gülmeye başlamış.
“Bunu başaracağını biliyordum!” diye haykırmış. “Evet biliyordum.” demiş.
Yaşlı adam attan inmiş ve kadına sarılmış.
“Zor oldu, yılların geçmesi gerekti ama en sonunda oldu” demiş.

-SON-

 

Aklınıza takılanlar mı var? Bazı şeyleri açıklığa kavuşturayım o zaman sizin için.

Kadın gence ne mi teklif etmişti?
Onu bir kral yapacak kadar para…

Peki bu genç kimdi?
Tabi ki kralın kalesinden yıllar önce küçük yaşta kaçıp meczup olduğu zannedilen ama aslında sadece küçüklüğünü hatırlamayan oğluydu.

Peki bu yaşlı kadınla adam kimlerdi?
Gencin çocukkenki kaledeki bakıcıları… Genç kaçtıktan sonra kral tarafından genci bulmaları için görevlendirilmişler ve uzun arayışları sonunda sadece gencin bir yere kadar izini sürebilmişler. Yaşlı adamın gence geleneksel kıyafetlerini verdiği ülkeye kadar… Arayışları sonuçsuz kaldığında krala dönüp ellerindeki bütün bilgileri aktarmışlar. Kral da gizli tutmaya çalıştığı bu olayı çaresiz kalarak halka açıklamış ve oğlunu getirene ödül olarak Güzellik’i vereceğini söylemiş. Ama kimse yıllar boyunca bulamamış bu genci ta ki yaşlı kadın bu gence yolda rastlayana kadar.

Peki kral neden genci öldürmüş?
Kaçtığı için oğlunu hiç affedememiş kral. Genç, kralın tek oğluymuş ve kral öldükten sonra tahta geçecekmiş. Kral ölümünden sonra kuralları değiştiremeyeceği için artık içerisinde sadece nefret barındırdığı oğlunu öldürmekte bulmuş tek çareyi.

Aslında zaten bir kral olacak olan genç krallar gibi zengin olmak için gittiği yolda ölmüş yani.

Bu hikayenin ilginç bir yazılışı oldu. İki gün önce sıkılmış otururken bir arkadaşıma boş boş mesajlar atıyordum. İşin aslı ders çalışmamak için oyalanıyordum. Sonra ne olduysa bu hikayeyi yazmaya başladım. Hikayedeki karakterler, olaylar, sonu falan hakkında hiçbir fikrim yoktu yazarken. Gencin öleceğini iki mesaj öncesine kadar ben de bilmiyordum. 50 dakika boyunca toplam 139 kısa mesaj sürmüş hikayenin tamamı. Şimdi hikayeyi buraya geçirirken sadece sondaki cevapların son ikisini ekledim, geri kalan kısımlarda hikaye aynı kaldı sadece yazımsal oynamalar falan oldu. Bana yazarken ve okurken güzel geldi, umarım siz de beğenmişsinizdir.

Şarkılara Alınmış Notlar

Beynimizin ilginç bir çalışma mekanizması var. Etrafımızda gerekli gereksiz çok fazla hafızaya alınabilecek şey var. Beyin bunları belli bir öncelik sırasına koyarak hafızaya alıyor, çok önemli şeyleri hayatımız boyunca unutmazken önemsiz gündelik şeyleri bazen dakikalar içinde unutup gidiyoruz. Mesela öğrenci öss sonucunu öğrendiği anı unutmaz, anne/baba bir çocuğu olacağını öğrendiği anı unutmaz ya da -çok kötü, çok acı verici bir şey olsa da- sevdiğimiz birisini kaybettiğimizi öğrendiğimiz anda nerede olduğumuzu, haberi kimin verdiğini unutmayız, hep hatırlarız. Peki beyin bizim için neyin önemli neyin önemsiz olduğuna nasıl karar veriyor? Cevabı basit, duygularımıza bakıyor. Bazen duygularımız o kadar kuvvetli oluyor ki o anda yaşadıklarımız hayatımız boyunca aklımızda kalıyor. Misal Galatasaray’ın UEFA kupasını kazanması.. Bilmiyorum o maçı izleyip de şu anda düşündüğünde maçı nerede izlediğini, kimlerle izlediğini hatırlamayan var mıdır?

Bazen şarkılara notlar alıyoruz. Bu notlar çoğunlukla şarkılarla alakalı olmuyor ve aynı şekilde o notları almamıza sebep olan duygular da çoğunlukla o şarkılarla alakalı olmuyor. Kimi şarkılar bize geçmişten bir an’ı hatırlatıyor, kimileri hayatımızın belirli bir dönemini, kimileri de birilerini.. Bana çoğunlukla birincisi oluyor. Eğer bir şarkıyla alakalı hatırladığım bir şeyler varsa çoğunlukla o şarkıyı bir defasında dinlediğim yer-zamanla alakalı oluyor bunlar. İşin garip yanı neden o an’ı hatırladığımı bilmiyorum bile, sadece hatırlıyorum. Belki o şarkıyı o andan önce yirmi defa dinlemişim, belki yirmi defa daha dinleyeceğim ilerde ama niyeyse o şarkıyla alakalı o an sadece aklımda kalıyor. O an yaşadığım hangi duygunun o şarkıyı hep o anla hatırlamama sebep olduğunu çoğunlukla bilmiyorum bile. Sanki sabah uyandığında aklında kalan rüya gibi bir şey. Neden ne oldu da o rüyayı gördün, neden hatırlıyorsun belli değil.

Mesela size bir tanesini anlatayım. Bu şarkı beni lise yıllarımda okula giderken otobüsteki bir yolculuğuma götürüyor. Yolculuk dediysem zaten evden okul toplam 5 duraktı, en fazla 10 dakika sürerdi ama ben işte o yolculuğun bir anını çok iyi hatırlıyorum, sanki bir filmden alınmış bir kare gibi.. Otobüs çok kalabalık değildi, otobüsün sağ tarafındaki tekli koltuklarda ön taraflara yakın bir yerde oturuyordum ama en öndekinde değildim. Sabah saatleriydi, kasım gülek köprüsünü çıkıyordu otobüs, sakin bir gün olacak gibiydi ve o anda ben o şarkıyı dinliyordum. Böyle anlatınca duygusal bir şarkıymış gibi geldi di mi? Ama gayet de bangır bangır bir metal parçasıydı.1

Müzik arşivimdeki birçok şarkı ya beni bu örnekte olduğu gibi alıp geçmişteki bir ana götürüyor ya hayatımın bir dönemine götürüyor ya da bana birilerini hatırlatıyor. Şimdi sayacaklarımın hepsi birer şarkının bana anlattıkları işte.. Sabah erken saatlerde dalgalı bir günde sahilde yürüyorum..2 Orta okuldayken sınıfta bir teyp var, kaseti ona koyup tenefüste dinliyoruz..3 Bir spor salonunda çalıyor..4 Yaz okulunda matematik bölümündeki bir dersten çıkmışım başka bir bölümdeki dersime yürüyorum..5 Adana’ya uzun zaman sonra gelmişim, sabahın erken saatlerinde elimde bavul eve doğru yürüyorum..6 Stadyumda koşuyorum..7 Annemle eve dönüyoruz, arabada çalıyor..8 Arkadaşlarla birlikte akşam bağırarak söylüyoruz..9 Bir arkadaşımı söğütözündeki vatan bilgisayarın önünde bekliyorum..10 Evde walkmanden o kocaman televizyon kulaklıklarıyla dinliyorum..11 Adana’ya gidiyoruz henüz Ankara’dan çıkmamışız, arkadaş bu şarkıyı çalmamı istiyor..12 Kampüsün bir köşesinde bir bölümün biraz ilerisinde ormanda oturmuş bir sunumumu hazırlamaya çalışıyorum..13 Nehirin kenarında yürüyüş yapıyorum..14 Kampüste ormanın içinden yürüyerek derse gidiyorum..15 Hep dergi aldığım ufak bir büfenin önünden geçerken dinliyorum..16 Otobüsün içinde Ankara’ya girerken dinliyorum..17

Bu saydıklarımın hepsi belirli anlarla alakalı. Beni hayatımın bazı dönemlerine götüren şarkılar, albümler de oluyor. Ama bunlar çoğunlukla o şarkıyı/albümü ilk defa dinlediğim zamanları yansıtıyor. Bir de birilerini hatırlatan şarkılar var. Bunların sebebi de ya o birisiyle o şarkıyı bir yerde dinlemiş olmam ya da o birisinin o şarkıyı çok seviyor olması oluyor. Bazı şarkılarda da bu durum ortaya çıkıyor işte.

Bu şarkılara alınan notların sadece bende olmadığını biliyorum. Belki ben çok müzik dinliyorum diye bana çok oluyor ama sanırım herkese benzer şeyler oluyor. Eski bir şarkı çalıyor bir bakıyorsun karşındaki kocaman insan ağlamaya başlıyor. Niye diye soruyorsun, rahmetli babamın en sevdiği şarkıydı diyor. Veya yine eski bir şarkı çalıyor bir bakıyorsun karşındakinin yüzüne bir gülümseme bir mutluluk geliyor. Noldu diyorsun, biz bu şarkıyı lisedeyken dinlerdik diyor. Mutlu oluyor çünkü lisedeki mutlu zamanları aklına geliyor.

Sonuç olarak şarkılara alınan notlar hayatımızda sıkça yer alan bir şey. İstemsiz olarak oluyor. Bence beynimizin güzel fonksiyonlarından bir tanesi. Geçmişi şarkılarla hatırlamak çok güzel bence.

Görüşmek üzere…

 

merak edenleriniz için yazıda anlattığım şarkıların sırasıyla listesi:

(1) Rammstein – Du Hast  (2) The Cardigans – Hanging Around  (3) Eminem – Stan  (4) Evanescence – Bring Me To Life  (5) Aslı – Tüm Şehir Ağladı  (6) Ozzy Osbourne – Mama, I’m Coming Home  (7) Cem Adrian – Kayıp  (8) Çilekeş – Siyah  (9) Duman – Helal Olsun  (10) Hayko Cepkin – Balık Olsaydım  (11) Iron Maiden – Brave New World  (12) Kanye West – Can’t Tell Me Nothing  (13) Metallica – Creeping Death  (14) Placebo – Battle For The Sun  (15) Rammstein – Bückstabü  (16) Teoman – Gemiler  (17) Vega – Ankara

 

Athena’dan kendi adında bir albüm: Athena

Geçenlerde müzik arşivimi incelerken Athena’nın bazı albümlerinde bazı şarkıların eksik olduğunu farkettim. Athena dinlerim, çoğu şarkısını bilirim diye bilirdim kendimi ama durum öyle değilmiş dostlar. Eski albümlerindeki şarkıların neredeyse yarısını hiç dinlememişim. O albümlerden bir tanesi de bugün size anlatacağım grubun kendi adını taşıyan albümü: Athena. Ben çok sevdim, siz de seversiniz sanırım.

Albümün çıkış yılı 2005, grubun eurovisiona katılmasından bir sene sonrası yani. O zamanlar Kurban dağılmış ve Burak Gürpınar Athena’da çalmaya başlamış. İyi ki de başlamış çünkü Burak Gürpınar gerçekten bir davul üstadı. Kimilerine göre dünyanın en üst düzey davulcularından biri olarak bile görülüyor. Burak Gürpınar’ın gruba katılmasıyla grubun müziği biraz daha punk rock’a kayıyor. Her ne kadar sabah akşam müzik dinleyen biri olsam da müzik bilgisi açısından rezilimdir. Müzik aleti deseniz zaten yanlarından geçemem, müzik türlerini ayırt etmede de bir hayli kötüyümdür. Ama grubun önceki albümleriyle karşılaştırıldığında bu albümdeki müzikal değişim rahatlıkla farkediliyor. Zaten en büyük farkı şarkılarındaki enerjisi olan Athena, gruba Burak Gürpınar’ın da katılmasıyla tam olarak voltranı oluşturuyor, ortaya şahane parçalar çıkıyor. Bu albümün diğer albümlerden ayrıldığı bir nokta daha var: şarkı sözleri.

Genelde eğlenceli sözleriyle bildiğimiz, hayatı sorunları falan sallamayan, takılmasına bakan Athena’nın bu albümde şarkı sözleri büyük bir değişiklik gösteriyor. Özellikle albümdeki bazı şarkıların sözleri çok karanlık. Genel olarak bir ayrılık sonrası teması hakim sözlerde. Dikkatimi çeken bazı sözleri yazayım, ne demek istediğimi anlarsınız.

 

“Çöküşlerdeyim” isimli parçadan

gece soğuk ve sessiz
senden eser yok şimdi
karanlık girdabında çöküşlerdeyim

mecbur kaldıkça sana
kaçsam da saklanamam
mantıktan bir haber yok yine bana

 

“Bulut” isimli parçadan

yine yoksun yanımda
akşam karanlıkta

yerin dolmaz
silsem olmaz
dokunsam sahte olur
gerçek olmaz

 

Daha bunlar gibi başka örnekler de var. Başta dediğim gibi müzik olarak inanılmaz bir enerji patlaması var bu albümde ama bazı şarkıların sözlerinde de karamsarlık hakim. Yine de albüm eğlenceli bir albüm. “Çöküşlerdeyim” diyen albüm yeri geldiğinde “Bırak Gitsin” – “Kime Ne” demeyi de ihmal etmiyor. Zaten karanlık sözlere sahip şarkıların müzikleri de o sözleri alıp götürüyor.

Çatal Yürek ve Kime Ne gibi popüler olmuş şarkıları da içinde barındıran albüm bence Athena’nın en güzel albümlerinden biri. Şüphesiz Athena’yla sadece bu albümde ve İT’te çalışan Burak Gürpınar’ın da katkısı büyük bunda. Bu albümü ben zevkle dinliyorum, tarzı size uyuyorsa kesin dinleyin derim. Yazıyı albümden en sevdiğim şarkılardan biriyle, Roket Adam’la bitirelim.

Görüşürüz

 

Eleştirel Düşünme ve Amaçlar

İlk defa 5 yıl önce duymuştum bu kelimeleri bir arada: Critical Thinking. Türkçesi “eleştirel düşünme” olarak geçiyor ama bizim türkçede eleştiri kelimesine kattığımız negatif anlamdan ötürü iyi bir çeviri değil aslında. Birileri “sorgulayıcı düşünme”yi önermiş, daha uygun gibi sanki. Neyse ne demek olduğunu kısaca açıklayayım, kafanıza oturur o zaten. Critical thinking yani sorgulayıcı düşünme, bir şeyi kabul etmeden önce onu öncelikle kendi mantık süzgecinden geçirmektir kısaca. Yani “neden?” sorusunu sormaktır. Malesef bizim eğitim sistemimizde neredeyse hiç yer almıyor. Tam tersine biz çocukları sorgulamaktan uzaklaştırıp, “bu böyledir nedenini sorma” zihniyetiyle yetiştiriyoruz. Sonucunda da sorgulamayan, -bu kelimeyi kullanmak istemiyorum ama mecburum- “koyun” gibi kendisine denilenleri kabul eden bir millet oluyoruz. Malesef özellikle ülke mevzularında olaylara tercih ettiği “siyasi görüşünün” kendisine söylediği gibi bakan bir toplum olmuş vaziyetteyiz. Neyin doğru neyin yanlış olduğuna kendimiz değil siyasi görüşlerimiz karar veriyor. Burada herhangi bi siyasi partiye taş atmıyorum yanlış anlaşılmasın, bu dediğim bütün siyasi partiler için geçerli. Kendimize bir parti seçiyoruz ve artık bizim doğrularımıza yanlışlarımıza o parti karar veriyor. Neyse bu apayrı bi konu, şimdi buna girmeyelim. Sonuç olarak eleştirel düşünme, bir şeye körü körüne inanmadan önce onu sorgulamaktır.

Fakat şöyle ilginç bir durum var. Her ne kadar bize eleştirel düşünme öğretilmiyor olsa da, aslında farkına varmadan onu kullanıyoruz. Evet, var olan düşüncelerin doğruluğuna karar verme konusunda olmasa da kendimizle alakalı kararları verirken sürekli kullanıyoruz. Yani mesela tanımadığınız birisine nedenini söylemeden bir şeyler yaptırmanız çok mümkün değildir. (En azından bana pek yaptıramazsınız) Sebep-sonuç ilişkisi diye bir kavram var, her şey bir amaç için oluyor. İşte biz de yaptığımız çoğu şeyi yaparken neden sorusunu soruyoruz aslında.

Neden bir işte çalışıyorsun? Çünkü para kazandığım için.

Neden ders çalışıyorsun? Çünkü okuyup bir meslek kazanmak için.

Neden müzik dinliyorsun? Çünkü eğlendiğim, mutlu olduğum için.

Şimdi hayatınızda yaptıklarınızı düşünün, yani verdiğiniz kararları. Hepsi bir amaca ulaşmak için yapılan şeyler. İşte insanın hayatındaki en büyük motivasyon da o amaçlara ulaşma isteği. Bize küçükken “inanmak başarmanın yarısıdır” diye öğretmişlerdi. Tamam belki yarısı değil ama çok önemli bir adım inanmak. Tam tersi olarak da eğer birisi bir şeyin olacağına inanmamışsa onu başarmasının çok bi imkanı yok zaten.

Buraya kadar anlattıklarım için “eee yani bunlar böyledir, biliyoruz hepimiz zaten” falan diye düşünüyor olabilirsiniz. O zaman bu anlattıklarımı sizin için hayatta işinize yarayacak bir şekle getireyim, var olan bilginizi hayatta kullanabilmenizi sağlayayım.

Mesleğim gereği insanlarla iyi anlaşabilmem iyi bir ekip lideri olmam gerekiyor. Bir meslek sadece okulunu okuyarak kazanılmıyor, sizin de kendinizi geliştirmeniz gerekiyor. Ben de nasıl ekibimdeki insanların çalışma isteklerini arttırabilirim diye düşünürdüm ara sıra. Lan daha mezun bile olmadın niye bunlara takılıyosun diye sormayın sakın. Bir bakarsın hayatın içine düşmüşsün ve kendini ilk defa futbol oynayan bir çocuk gibi ne yaptığını bilmez bir vaziyette bulursun. O yüzden kendini bazı şeylere önceden hazırlamak en iyisi. Neyse sorardım işte kendime, insanlar nasıl motive olur diye. Birini en kolay ödülle yani iş hayatında parayla motive edebilirsiniz ama her zaman o gerekli parayı ödül olarak koyacak imkanınız olmaz, aslında nerdeyse hiç olmaz. İşte o zaman ben insanları incelerken gördüm ki en büyük motivasyon kaynaklarından biri amaçlar. Birinin önüne bir amaç, bir başarı koyarsanız işte o zaman onun verimliliğini arttırabilirsiniz. Bu sadece iş hayatıyla alakalı bir olay değil, aynısı öğrencilerde, sporcularda da geçerli. Spor tarihine baktığımızda bunun yüzlerce örneği var; yeteneklerinin çok çok üstüne çıkıp da çok büyük başarılar elde etmiş takımlar. Ya da öğrencileri ele alalım, “kapasitesi bu kadar” denilen kaç tane insanın azimle bir yerlere geldiğini görebiliyoruz.

Sonuç olarak amacın yoksa isteğin de olmaz, azmin de. Birini motive etmenin en güzel yollarından biri önüne bir amaç koymaktır, o kişiye bir şeyi başarmanın verdiği sevinci yaşatmaktır. Böylece o insan da başarılı olmanın bağımlısı olur ve bir daha hiç başarısız olmak istemez. Çünkü hepimiz mutlu, huzurlu olmanın peşindeyiz.

Eleştirel düşünme konusu ise apayrı olarak ele alınması gereken bir konu. Sorgulamayı öğrenmeliyiz, “neden?” diye sormalıyız. Bilinçli bir birey olmak bu dünyadaki en önemli şeylerden biri ve bunu başarmak için de en önemli adım eleştirel düşünmeye sahip olabilmek. Şunu da aklımızdan çıkarmamamız gerekir; insan sorguladıkça bir şeyler öğrenir, sorguladıkça bir şeyler başarır.

Saygılarımla

 

Eleştirel düşünme hakkında daha fazlası: vikipedia

Acaba Şimdi Görse Ne Derdi?

6 yaşında okula başlamışım. Ona göre gidin işte. Okuldan öncesini pek hatırlamıyorum.

Acaba .. yaşındaki Ömer bugünkünü görse ne derdi?

6 yaşındaki Ömer derdi ki: benim yazım seninkinden güzel.

7 yaşındaki: sen niye hala r’leri söylemiyorsun?

8 yaşındaki: oha mühendis mi olacaksın sen şimdi?

9 yaşındaki: ne güzel hep kebap falan yiyosun.

10 yaşındaki: sen şimdi istersen derslere eşofmanla gidebiliyo musun? süpermiş.

11 yaşındaki: ben salak mıyım da ders çalışıyorum sen çalışmıyorsun?

12 yaşındaki: hesapladım sen 16 yıldır okuyosun.

13 yaşındaki: sanırım ben senden zekiyim.

 

14 yaşındaki: senden daha iyi bir okul kazanmanı beklerdim.

15 yaşındaki: en iyisini sen yapıyosun be abi, hayat ders çalışmayınca güzelmiş.

16 yaşındaki: abi sen o okulu nasıl kazandın ya?

 

17 yaşındaki: yazık lan sana, bu okul hazırlık öğrencisine güzel.

18 yaşındaki: nasıl bu okulu 5 yılda nasıl bitiremedin hayret ettim doğrusu.

19 yaşındaki: hacı sen bu bölüm derslerini nasıl geçtin ya? zormuş bunlar cidden.

20 yaşındaki: benden 2 yaş büyüksün ama iddia ediyorum benim mühendislik bilgim seninkiyle eşittir.

21 yaşındaki: hadi iki ders çalışalım da şu okul bitsin artık.

 

zevkliymiş ya bu, bi ara da benim onlara söyleyeceklerimi yazayım:)

Proudly powered by WordPress
Theme: Esquire by Matthew Buchanan.