Open’er Festival 2018

2018’in ilk aylarında kız arkadaşımla birlikte yaz tatili planlarımızı yapmakla meşguldük. Bu sefer temelden bir değişikliğe gidip geçmiş yazlarda yaptığımız gibi arabaya atlayıp oradan oraya, şehirden şehre geçmeyecektik. Onun yerine zamanımızın çoğunu tek bir şehirde, sakin sakin geçireceğimiz bir tatildi hedefimiz. O şehir olarak da aklımızda daha önceki yıllarda birkaç gün geçirdiğimiz ve tadı damağımızda kalan Berlin vardı. Planımız bir apartman dairesi kiralayıp on gün civarı bir süre Berlin’in doyasıya tadını çıkartmaktı.

Bu kulağa hoş gelen plan kafamıza yattıktan sonra Berlin ve çevresinde yapabileceğimiz etkinlikleri araştırmaya koyulduk. İlgimizi çeken kategorilerden bir tanesi de konserlerdi.

Yaz müzik festivalleri genelde Aralık ile Mayıs ayları arasındaki dönemde katılımcı isimleri açıklıyorlar. Bizim araştırmalarımızı yaptığımız zamanlarda da civardaki festivaller katılımcıları yarı yarıya açıklamış gibiydiler. Açıklanan isimlerin içerisinde bir grup vardı ki birçok insan gibi bizim gözümüzde yılların efsanesi seviyesindeydiler ve “acaba gitsek mi” sorusunu kendimize sormaya gerek bile bırakmıyorlardı: Depeche Mode.

Konser Berlin’e yaklaşık 500 km mesafedeki Polonya’nın Gdynia şehrinde düzenlenen 4 günlük Open’er Festivali kapsamındaydı. O ana kadar açıklanan diğer headliner’lar Bruno Mars ve Gorillaz’dı. Geriye açıklanacak bir headliner daha kalmıştı.

Başlangıçtaki planımız Berlin’de geçirdiğimiz süre içerisindeki 2-3 günümüzü Polonya’ya ayırmaktı. Depeche Mode konserinin olduğu günü festivalde, diğer günleri de festivalin olduğu bölgedeki şehirleri dolaşarak geçirecektik. Hem Depeche Mode konserine gitmiş hem de bizim için yeni bir ülke olan Polonya’da birkaç şehri gezmiş olacaktık.

Biz bu planların üzerine uğraşırken 4. headliner da açıklandı ve bizi bir nevi Gdynia’ya kadar gitmişken festivalin 4 gününe de katılmaya mecbur bıraktı: Arctic Monkeys.

Gönül rahatlığıyla tıka basa eğlendik diyebileceğimiz 2018 Open’er Festivali’ni size bu yazıda anlatacağım.

Gdansk/Gdynia’ya Ulaşım

Bizim yolculuğumuz Almanya’nın en batı kısmında yer alan, benim yaşadığım şehir olan Rheine’den başlayıp Gdansk’ta sona erdi. Bir günümüzü yolda kaybetmemek için akşam iş çıkışı yola çıkıp sabah 7 gibi Gdansk’a vararak bu 1000 km’lik uzun yolculuğu tamamladık. Öncelikle 4,5 saat süren bir yolculukla Rheine’den Berlin’e trenle geçtik. Ardından 3,5 saatlik bir otobüs yolculuğuyla Poznan’a vardık ve oradan da 4 saatlik bir tren yolculuğuyla Gdansk’a geçtik. Biz Gdansk’a yaklaştıkça etrafımızdaki festivalcilerin sayısı da arttı ve son trenimize bindiğimizde trenin neredeyse hepsini festivalciler oluşturuyordu.

Open’er Festivali Polonya’nın kuzeyinde yer alan, 500 bin civarı nüfusuyla ülkenin en büyük 6. şehri olan Gdansk’ın komşu şehri Gdynia’daki bir eski askeri havalimanında 2002’den beri düzenleniyor. İki şehrin arası trenle yaklaşık yarım saat. Birbirine çok yakın olan Gdansk, Gdynia ve Sopot şehirleri, Tricity bölgesi olarak geçiyor ve bu bölgede sınırsız kullanım sağlayan uygun fiyatlı tren biletleri mevcut.

Havayoluyla ulaşım da üzerinde düşündüğümüz bir seçenekti fakat uçağa binmek için gecenin bir yarısında kalkıp Dortmund’a gitmemiz gerekiyordu. Yine 5-6 saatimizi alacaktı. Maddi açıdan iki seçenek de birbirine yakındı. Biz tercihimizi daha huzurlu ve eğlenceli olacağını düşündüğümüz demir-karayolu kombinasyonundan yana kullandık. (İyi ki de öyle yapmışız.)

Festivale Türkiye’den katılmak isteyenler hazır o kadar gelmişken Berlin’e de uğrayalım derlerse önce oraya uçup ardından bizim yaptığımız gibi toplu taşıma ile Gdansk’a geçebilirler. Ya da Kiev, Viyana, Budapeşte gibi hub şehirler üzerinden aktarmalı uçaklarla Gdansk’a da uçulabilir. Wizzair ve Ryanair gibi ucuz havayolu şirketlerinin Gdansk’a buralardan uçuşları mevcut.

Arabayla seyahat Polonya için genel olarak tavsiye edeceğim bir ulaşım şekli değil. Batı Avrupa ülkelerindeki gibi hızlı ve konforlu otoyolları Polonya’da bulmak mümkün değil.

Konaklama

Her müzik festivalinde olduğu gibi Open’er’da da çadır alanları mevcut. “Genciz, çılgınız ve festival zamanı konfor aramak da neymiş” diyenler için çadırda kalmak bir seçenek olabilir. Biz o görüşte olmadığımız için çadırda kalma seçeneğini pas geçtik.

Gdansk’ın daha büyük bir şehir olması ve Gdynia’nın festival süresince tıka basa dolu olacağını varsaymamızdan dolayı biz Gdansk’ta konaklamaya tercih ettik.

Polonya’da bizi en fazla şaşırtan şeylerin başında şehirlerdeki toplu taşıma sisteminin dakikliği ve rahatlığı geldi. (Sanırım eski komünist ülkelerden birisi olmasıyla ilişkili) Bu sebeple Gdansk’ta konaklayacak olanların tren istasyonuna çok yakında konaklamaya kasmalarına gerek yok. Sabaha kadar çalışan gece otobüsü hatlarından birinin yakınından geçtiği her yerde kalınabilir. Bizim konakladığımız Nice Rooms’u tavsiye edebilirim. Temiz, ferah ve makul fiyatlı bir yerdi. Çalışanları yeterli seviyede İngilizce konuşuyor.

Biletler

Festivalin düzenleyicisi olan Altersklep şirketi kendi sitesi üzerinden biletleri satıyor. Biz geçen yıl 4 günlük biletleri kişi başı yaklaşık 140€’ya almıştık. Bu yıl için de 600 Polonya Zilotisi fiyatla yine aynı seviyedeler.

Biletler elektronik olarak emaille geliyor. Başka festivallerde de olduğu gibi Open’er’da da bileklik sistemi kullanılıyor. O elektronik biletleri festival zamanı belirli yerlerde kurulmuş gişelerde birer bilekliğe dönüştürmeniz gerekiyor. Biz Gdynia tren istasyonunun önündeki gişelerde dönüştürmüştük.

Festival süresince biletiniz aşağıdaki instagram postunda görebileceğiniz bileğinizdeki bilekliğiniz oluyor. Bilekliklerin boyutunu metal bir kıskaçla sizin bileğinize göre takarken görevliler ayarlıyorlar ve bu sebeple festival süresince bilekliği çıkartamıyorsunuz. Çıkartmak için ya bilekliği kesmeniz ya da o metal kıskaca zarar vermeniz gerekiyor. Her gün festivale girişte bilekliğiniz ve üzerindeki metal kıskaç kontrol ediliyor.

Festival Alanına Ulaşım

Gdynia tren istasyonundan festival alanına ulaşmak için gün boyunca çalışan ring otobüsleri mevcut. Onların sizi bıraktığı duraktan festival alanının girişine varmak için de yaklaşık 15 dakika yürümeniz gerekiyor. Özellikle akşama doğru ve headliner konserlerinden sonra ring otobüsleri oldukça dolu oluyor. Biraz sıra beklemek gerekebiliyor.

Gdynia içerisinde konaklayanlar için şehrin mevcut toplu taşıma sistemindeki otobüslerle de festival alanına ulaşmak bir seçenek. Sizi ring otobüsünün bıraktığı yerde bırakıyor onlar da. Biz sabahında Gdynia’yı gezdiğimiz bir günde o şekilde festival alanına ulaşmıştık.

Festival Alanı

Geniş Open’er Festival Alanında Bir Görünüm

Yazının başında bahsettiğim gibi festival eski bir askeri havalimanı olan Kosakowo havalimanında yapılıyor. Oldukça geniş bir alan. Ana sahnenin bulunduğu giriş kısmından en arkadaki çadır sahnesine ulaşmak bozuk toprak zemini de hesaba katınca yaklaşık 10-15 dakikanızı alıyor.

Yukarıdaki festival alanı planında da görebileceğiniz gibi toplamda 6 adet sahne bulunuyor. Bunları ana sahne (Orange Main Stage), ikincil sahneler (Tent Stage ve Alter Stage) ve üçüncül sahneler (Beat Stage, Silent Disco ve Firestone Stage) olarak gruplandırabiliriz. Üçüncül sahnelerde günün sadece bazı zaman dilimlerinde konserler oluyor. İkincil sahnelerde güzel müzisyenlere denk gelmeniz mümkün. Alter Stage, farklı ülkelerden alternatif müzik türlerinin çalındığı sahne.

Alanın içerisinde birkaç noktaya kümelenmiş çok fazla sayıda portatif WC mevcut. İnternette okuduğumuz bazı yazılarda insanlar diğer büyük festivallere göre tuvalet imkanlarının Open’er’da çok iyi olduğunu belirtmişlerdi. Bizim de festival süresince çok az sıra beklediğimizi ifade edebilirim.

Hava durumuyla alakalı dikkat edilmesi gereken bir durum var. Gdynia Baltık Denizi kıyısında yer aldığı için çok değişken bir havaya sahip. Her şey günlük güneşlik giderken bir anda rüzgar esmeye başlayıp yağmur yağabiliyor. O yüzden her zaman hazırlıklı olmak gerekiyor. Üstünüze giyeceğiniz hırkanızı, montunuzu ve altınıza sereceğiniz ufak kiliminizi sırt çantanızda götürmenizde fayda var.

Festival Alanında Yeme-İçme İmkanları ve Ödeme Sistemi

Festival alanında belirlenmiş iki büyük bölgede birçok ufak yeme-içme standı mevcut. Burger, makarna, tavuk, pizza, çeşitli kızartmalar, vegan, ızgara, tatlılar vs. Eğer çok kısıtlı şeylerle beslenen birisi değilseniz 4 günlük festival süresince mevcut yemek imkanlarından sıkılma şansınız pek yok.

İçki açısından Open’er mükemmele yakın bir festival. Malumunuz ülkemizde içkiler Avrupa’dan oldukça pahalı. Polonya’da ise Avrupa genelinden bile daha ucuzlar. Open’er’daki içki fiyatları da bundan nasiplenmiş. Bir 50’lik bira yaklaşık 2 euronun biraz üzerindeydi. Almanya’daki bir müzik festivalinde 3-3,5 eurodan aşağıya aynı birayı almanız mümkün değildir.

Heineken festivalin ana sponsoru ama içeride sadece Heineken marka bira satılmıyor. 3-4 stantta da Desperados var. Fiyatları Heineken ile aynı. 1-2 stantta shotlar ve kokteyller satılıyor. Ayrıca yine 2-3 stantta da geniş şarap seçenekleri mevcut.

Fakat Open’er’ın içki konusunda gıcık bir kuralı var. Yeme-içme alanlarından alınan içkileri ne yazık ki o alanların dışarısına çıkartamıyorsunuz. (Festival alanı çok geniş olduğu için her yerin plastik bardak çöpleriyle dolmasını istemiyorlar sanırım.) Yeme-içme alanlarının girişlerinde güvenlik görevlileri bekliyor ve elinizde içkiyle çıktığınızı görürlerse sizi durduruyorlar. Bu durum bizi üzdü. Ama 2 gün kadar üzdü. 3. günde sistemin açığını bulduk. Hazırsanız taktiği açıklıyorum. Bir kişi yeme-içme alanının içerisine girip içkileri alır. Diğer kişi yeme-içme alanlarının kapılarının arasında kalan kısımdaki (iki kapı arası 50-60 metreyi bulabiliyor) portatif tel duvarlara gider ve içerideki arkadaşı tellerin arasından dikkatlice içkileri dışarıdaki arkadaşına verir. Lütfen şimdi bu taktiği öğrendiniz diye gidip o boş plastik bardakları konser alanında yere atmayın. Teşekkürler.

Festival kapsamında Mastercard ile birlikte geliştirilmiş özel bir temassız ödeme sistemi kullanılıyor. Ücretsiz olarak temin edebildiğiniz silikon bilekliklerin içerisinde minik bir RFID kart var. Alandaki bazı bankolardan bilekliğinize yükleme yapıyorsunuz. Nakit (Polonya Zilotisi) veya kredi kartıyla yüklemek mümkün. Bu bilekliklere ek olarak temassız kredi kartınızı da ödemelerde kullanabiliyorsunuz. Yurtdışı harcamalarındaki klasik masrafları düşünürsek yanınızda getirdiğiniz Euroları şehir içerisindeki Kantor denilen döviz bürolarından Ziloti’ye bozdurmak bütün Polonya seyahatiniz boyunca en mantıklı olan yöntem olacaktır.

Konserler

2018 Lineup’ı

Gelelim Open’er Festival 2018’in Lineup’ına. 2019’daki mevcut festivallerin şu ana kadar açıklanan lineup’larına bakınca açıkçası insan 2018 Open’er’ın ne kadar da kuvvetli bir lineup’a sahip olduğunu anlıyor. Depeche Mode, Gorillaz, Arctic Monkeys, Bruno Mars, Nick Cave abimiz, MØ, Post Malone, Massive Attack ve daha birçoğu.

Depeche Mode konseri içlerinde bizi en mutlu eden oldu. Ardından Gorillaz’ı 2. sıraya koyabiliriz. Damon Albarn neden özel bir müzisyen olduğunu bize bir kez daha sahnede gösterdi.

Bizi ufak da olsa hayal kırıklığına uğratan ise Arctic Monkeys’di. Malumunuz kendileri 2018’de yeni stüdyo albümlerini çıkarttılar. Peşinden de büyük hayran tepkilerine maruz kaldılar. Ne yazık ki geçmiş albümleriyle yakından uzaktan alakası olmayan bir albüm. Konserde de ne zaman geçmiş albümlerinden çalsalar seyirci coştu. Ne zaman araya yeni albümden bir şarkı girseler konserin enerjisi düştü.

Polonya, Gdansk ve Gdynia

Polonya’ya daha önce bir kez iş icabıyla günübirlik gelip gitmiştim. Poznan’ın biraz güneyindeki bir şirketi ziyaret etmiştik. Hem o ziyaretimde hem de bu tatilde Polonya beni olumlu yönde oldukça şaşırttı. Bu seyahatler öncesinde Polonya benim aklımda geride kalmış balkan ülkelerine benzeyen, bir diğer gelişmemiş eski Varşova Paktı ülkesi idi. Fakat gittikten sonra gördüm ki Polonya oldukça yüksek hızla modernleşen, Avrupa Birliği’nin en hızlı gelişen ülkelerinden birisi. (İstatistikler de bunu doğruluyor. 2018 Yılı GSYH Artışı -> AB Ortalaması: %1,9, Polonya: %5,1) Bunda AB’den aldığı yüksek miktarlardaki teşviklerin payı büyük. Bununla birlikte halkı da oldukça çalışkan. Polonya’daki kısıtlı iş imkanlarından dolayı birçok Polonyalı çocuk yaştan itibaren Almanca öğreniyor ve para kazanmak için Almanya’da çalışıyorlar. Almanya’da inşaat ve taşımacılık sektörlerinde Polonyalı ağırlığı oldukça yüksektir.

Gdansk tarihsel geçmişinden dolayı oldukça önemli ve büyük bir liman şehri. Dünya savaşları öncesinde ve arasında Almanya ile Polonya arasında hep gidip gelmiş bir şehir. Eski adı Danzig olmakla birlikte Almanca’da hala Danzig olarak geçmektedir. Alman arkadaşlarıma Gdansk’a gidiyorum dediğimde kimse bir şey anlamamıştı. Çünkü şehir Almanya İmparatorluğu’na bağlıyken adı Danzig’miş ve sonrasında da Almanlar için hep öyle kalmış.

Polonya’nın gelişmekte olan yüzünü Gdansk’ta da görmek mümkün. Bazen bir resim bin kelimeye bedel oluyor. Aşağıdaki resim size Gdansk’ı anlatacaktır diye umuyorum.

Bir tarafta birçok Gdansk kartpostalında, magnetinde gördüğünüz, restore edildiğini düğündüğünüz o meşhur nehir kıyısındaki eski evler. Diğer tarafta da o eski evlerin 2. Dünya Savaşı’nda yıkıldığını ve bugün Gdansk’ta gördüğünüz evlerin aslında sıfırdan inşa edilen “eski” binalar olduğunu ortaya seren yapılar.


Gdansk’taki bir bisiklet park istasyonunda bulunan herkesin kullanımına açık bisiklet tamir seti

Gdynia da Gdansk gibi Baltık Denizi kıyısında yer alıyor. Gdansk’ın yaklaşık yarısı nüfusa sahip. Festival esnasında oldukça kalabalık olduğu için biz çok fazla şehir merkezinde vakit geçirmedik. Gitmişken gezilip görülecek güzel bir liman çarşısı var. Salaş, güzel bir balıkçı arıyorsanız Nemo’yu tavsiye edebiliriz.

Son Olarak

Gerek ferah ve geniş festival alanı, gerek oldukça düzenli ve profesyonel organizasyonu, gerekse de yeme-içme konusundaki geniş seçenekleri açısından Open’er Avrupa’da makul bütçelerle gidilebilecek en güzel müzik festivallerinden birisi. İyi bir lineup yakaladığınızda tereddüt etmeden gidebilirsiniz.

Festival hakkında daha detaylı bilgi için:

Tanıdığım dünya yok olurken…

İçinde yer aldığım dünyaya yabancılaşıyorum.
Davranışlar, alışkanlıklar, zevkler, modalar değişiyor.
Benim tanıdığım ünlü insanlar birer birer gidiyor, yerlerine tanımadığım yeni ünlü insanlar geliyor.
Bazen insanları anlamakta zorluk çekiyorum. Onları tanıyamıyorum. Mesela neden bu insanlar vakitlerinin önemli bir kısmını sosyal medyalarda amaçsızca geçiriyor?

Bildiğim dünya artık kıymetsizleşiyor.
Her şey çoğalıyor, her şey bollaşıyor.
Eskiden bir filmi izlemek, bir oyunu oynamak, bir maça ulaşmak ciddi bir emek gerektirirken artık her şey önümüze gani gani dökülüyor.
Hal böyle olunca hiçbirinin bir kıymeti kalmıyor.
Hepimiz birer zengin, şımarık çocuk oluyoruz.

Benim tanıdığım dünyanın efsanelerinin soyları tükeniyor.
Her spor dalında sporcuların kalitesi artıyor, seviye yükseliyor.
Ama bir Del Piero, bir Zidane’ın kalbimizde boşalttığı yerleri kimse dolduramıyor.
Buffon 45 yaşına kadar oynasın, bana ne Neuer de iyi kaleciyse.
Iron Maiden gibi başka bir grubun dünya üzerine bu saatten sonra gelebileceğine inanan kaç kişi vardır şu yeryüzünde?
Duman’ın, Athena’nın, Mor ve Ötesi’nin efsane albümleri gibi albümler şu günümüz dünyasından nasıl çıksın?

Ve bu dünya derinliğini kaybediyor.
Aynı eski ucuz western filmlerindeki kasabalara benziyor: binaların sadece ön cepheleri görüntü olsun diye var, arkaları boşluk.
Herkes her şeyi biliyormuş gibi davranıyor ama bildikleri beş dakikalık muhabbettin sonunda tükeniyor.
Tembellik, araştırma güdülerine karşı galip geliyor.
Her şey zaten Google’da var, neden bir şeyleri araştırıp öğrenelim ki?

Sonuç olarak benim tanıdığım dünya yok oluyor.

Sanki birileri yerine benim olmayan bir dünya koymaya çalışıyor.

21. Yüzyılla Gelen Yeni Görgü Kuralları

Yaşamımız, teknolojinin ona yaptığı katkılarla her geçen gün süratle değişime uğruyor. Yaşamın her parçası insan tarihinde görülmemiş bir hızla farklılaşıyor: Evler, elektronik eşyalar, enerji kaynakları, savaşlar, kanunlar, sporlar, diller, dinler… Hepsi değişiyor, hepsi değişiklikler karşısında “güncelleniyor”.

Her alanda gerçekleşen değişiklikler karşısında insan etkileşimlerinin araçları ve şekilleri de değişiyor. İşte bu yüzden görgü kurallarının da zamanla güncellenmesi gerekiyor. Zaten tarih boyunca süregelmiş olan da bu.

Hepimizin bildiği ve uyguladığı bir görgü kuralıyla durumu örneklendirelim. İnsanları gecenin dördünde aramayız. Herkesin kabul ettiği, oturmuş bir kural bu. Peki 150 yıl önce herhangi birisi böyle bir görgü kuralını hayal edebilir miydi? Telefon icat oldu, insanlar birbirlerini aramaya başladılar. Sonra ne oldu? Birileri gecenin köründe birilerini aramaya başladı ve yavaş yavaş “insanlar absürt saatlerde aranmaz” görgü kuralı ortaya çıkıp yayılmaya başladı.

İşte aynı bu örnekte olduğu gibi ilerleyen yıllarda da, şekil değiştiren hayatımızla ilgili olarak yeni görgü kuralları ortaya çıkacak. Bazıları telefon örneğinde olduğu gibi kesinlikle yapılmaması gerekenler olarak sınıflandırılırken, bazıları da hoş karşılanmayan hareketler olarak görülecekler. Bu konuda aklıma gelen 21. yüzyılın muhtemel yeni görgü kuralları önerilerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Birisi sizinle konuşurken onun suratına bakmak

Bu kural zaten hayatımızın içerisinde yer alan bir kural iken akıllı telefonların yaygınlaşmasıyla birlikte insanlar bu kuralı sebebi bilinmez bir şekilde unutmaya başladılar. Evet, birisi karşınızda size ciddi bir şeyler anlatıyorsa elinizde telefon varsa da o kişinin yüzüne bakmalısınız. Eğer gerçekten önemli bir şey yapıyorsanız karşınızdakinden ufak bir el hareketi veya iki kelimeyle müsaade isteyerek işinizi hızlıca bitirip ardından kafanızı kaldırarak konuşmaya dönebilirsiniz.  Ya da telefonunuzda o anki konuşmanızla ilgili olacak bir şeye bakıyorsanız bunu karşınızdakine bildirebilirsiniz: “Aaa o bahsettiğin karikatürü geçen instagramda görmüştüm. Bir saniye, bulayım hemen.”

Sosyal medya gevezeliği

Her ne kadar sosyal medyalar kitlelerin buluşup etkileşim içerisine girdiği yerler olsa da temeline inilip bakıldığında barındırdıkları ögelerin çok büyük kısmının bireysel yapılan paylaşımlar olduğu görülür. Tweetler, facebook paylaşımları, instagram hikayeleri, snapler… Büyük oranda bunlar sizin şahsi telefonunuzdan veya bilgisayarınızdan yaptığınız bireysel davranışlardır. Siz paylaşım yaparken karşınızda sadece birisi veya birileri yoktur, herkes vardır. Hal böyle olunca maalesef insanlar bazı mecraları kullanırken aşırıya kaçmaya başladılar. Mesela bir uzun yola çıkıp aynı araba içerisinde arka planda müzik çalan 5 tane instagram hikayesini üst üste paylaşan kişiler. Mesela maç izlerken “hadi oğlum aynen böyle!!!” “hadi bir tane daha, yaparsınız” “gooooolllll!!!” diye facebook bildirimleri paylaşan kişiler. Bu tip sık sosyal medya paylaşımlarını yaparken karşımızda onları okuyan, izleyen birileri olduğu gerçeğini göz ardı etmemek gerekiyor.

Size gösterilen resimlere başkasının telefonda bakmak

Bu noktada genelde akıllı telefonların bütün resimleri sırayla göstermesinin kurbanı oluyoruz. Birisi size telefonundaki bir resmi açıp verdiğinde size söylenmeden sağa veya sola giderek başka resimlere geçmemelisiniz. “Sağa doğru resimler devam ediyor” gibi size belirtildiği takdirde diğer resimlere geçmelisiniz. Sebebi gayet açık: o kişi bir veya birkaç resmi göstermek için size telefonunu verdi, içerisindeki diğer resimlere bakın diye değil.

Günümüzün hızlı ve sürekli resim çekilen dünyasında maalesef her resim grubu için farklı albümler oluşturmak çok zor. Belki ileride telefon üreticileri bu konuda bir şeyler yapıp telefonların bazı durumlarda kendiliğinden albümler oluşturmasını sağlayabilir.

Misafirlikte Wi-Fi

Sanırım bu konu da yavaş yavaş insanları rahatsız etmeye başladı. Durum şöyle gerçekleşiyor. Evinize misafir geliyor. Kapıda karşılıyorsunuz, içeriye oturmaya geçer geçmez sorusu “wifi’ın şifresi neydi?” O anda ev sahibinin aklına şu sorunun gelmesi gayet normal: “Sen bana misafirliğe mi geldin yoksa internette gezmeye mi?” Kimse kimseden evindeki interneti, kotasını vesairesini esirgemez ama oturup sohbet etmek için geldiğini düşündüğünüz kişi neden beşinci dakikadan internet bağlantısına ihtiyaç duysun ki?

Şu anlaşılabilir bir durum tabii ki; muhabbet ederken aklınıza bir video gelir ve ev sahibine “dur bak bununla ilgili bir video vardı, göstereyim. Kablosuz internetin şifresi neydi?” diye sorarsınız. O noktada kablosuz interneti kullanmanızın makul bir sebebi vardır. Ama maalesef birinin evine girer girmez şifre sormak birazcık görgüsüzlüktür.

Tanımadığınız insanların resmini çekmek

Resim çekmek artık insanların ilginç bir şey görür görmez geliştirdikleri bir refleks haline geldi. Ve maalesef toplum içerisindeyken ilginç olan her şeyin kadrajda başka bir bireyin barınıp barınmadığından bağımsız olarak özgürce resmedilebileceğini düşünüyor insanlar. Mesela sıra dışı saçlı birisini görüyorlar, hemen telefonu çıkartıp resmini çekiyorlar. O kişinin resmedilmek isteyip istemediği genelde umurlarında olmuyor.

Buna insanlar zaten günümüzde de bazen tepki gösteriyorlar ama zaman içerisinde çok daha fazla insanın bu tip durumlara tepki göstereceğini ve neticesinde de artık yavaş yavaş izinsiz resim çekmenin bir ayıp olarak görülmeye başlayacağını düşünüyorum.

Birisinin resmini izinsiz paylaşmak

Ve son olarak geldik birçoğumuzun hayatında az çok tecrübe ettiği bir duruma. Mevzu basit: bir arkadaşınız, bir tanıdığınız telefonuyla sizin de içerisinde bulunduğunuz bir resim çeker. Ardından size sormadan bir bakarsınız ki facebook’a yüklemiş ve altına beğeniler, yorumlar gelmeye başlamış. Belki siz o resmi beğenmediniz. Ya da herhangi bir sebepten dolayı resminizin sosyal medyalara yüklenmesini istemiyordunuz. Ama resmi çeken kişi size bunu sormadığı için artık o resim online olmuştur bile.

Bu konuda biraz empati yapmak gerekiyor. Tamam, bu resmi paylaşmak istiyorum ama acaba içindeki kişi için bir sorun mudur diye düşünüp, “şunu facebook’a koyuyorum tamam mı?” diye sorduktan sonra paylaşmak çok zor değil.

Yabancılık Hissi ve Küçük Su Sorunsalı

Avrupa’daki Türkler neden mutsuz?

Yıllardır Avrupa’da yaşayan ve yaşadıkları ülkelere artık kök salmış, aile kurmuş Türklerin önemli bir kısmının mutsuz olduğunu biliyor muydunuz? “Zaten artık günümüzde kim mutlu ki?” diyerek mevzuyu kapatabiliriz ama bu insanların mutsuzluğunun kaynağına indiğimizde sebeplerinin Türkiye’dekilerden ayrıştığını görebiliyoruz.

Türkiye’deki insanların en yaygın mutsuzluk kaynağı nedir? Tabii ki maddi konular. Düşük gelirlere bir de mütevazi yaşamı bir ayıp olarak görüp çekilen krediler falan eklenince nihayetinde ay sonunu zor getiren bireyler, aileler ortaya çıkıyor. Almanya gibi zengin bir ekonomiye sahip ve aynı zamanda gelir dengesinin de iyi olduğu ülkelere baktığımızda ise en garibanın bile Türkiye’deki bir orta direkten daha iyi yaşam koşullarına sahip olduğunu görüyoruz. Benim şirketimde müdürüm Audi A6’ya binerken en düşük maaşı alan da Audi A6’ya binebiliyor. Biri o arabayı sıfır alırken diğeri 7-8 yaşına geldiğinde alıyor ama sonuç olarak A6’ya biniyor. Almanya’daki Türklerden en basit işlerde asgari ücretle çalışanları bile Türkiye’de benzer seviyede olanlarla karşılaştırıldıklarında açıkçası pek bir geçim sıkıntısı çekmiyor. Şartlar belli, eğer tamamen sistem düşmanı birisi değilseniz bu mevzu bahis ülkelerde hayatınızı kolaylıkla idame ettirebiliyorsunuz. Yeter ki birazcık çalışma isteğiniz olsun.

O zaman baştaki soruya geri dönüyoruz: Neden Avrupa’daki Türkler mutsuz? Öncelikle burada da bir ayrımı yapmalıyız. Burada bahsettiğimiz Türkler hangileri? Avrupa’da çok farklı aile yapılarına, dolayısıyla kültürlere sahip Türkler var. “Avrupa’ya göçen birinci neslin anadili Türkçe iken onların çocukları yarım yamalak Türkçe öğrenmiştir. Onların da çocukları neredeyse hiç Türkçe konuşamaz.” genellemesi neredeyse tamamen yanlış. Doğma büyüme Almanyalı iki Türkten biri Türkçe’yi zar zor anlayabiliyorken diğeri senin benim gibi Türkçe konuşabiliyor. Farklılığın sebebi aile yapıları. Kimi aile olabildiğince Türk kültürünü korumaya çalışıyor. Kimisi ise ülkenin kültürüne yavaş yavaş asimile oluyor zaman içinde. Açıkçası artık Türkçe konuşamayan, Türk kültüründen kopmuş olan bireylerin Türk olarak adlandırılmasında ziyade Türk kökenli Alman olarak nitelendirilmesi bence daha doğru. Onların da kendilerini artık Türk olarak görüp görmedikleri muamma zaten.

Yaygın mutsuzluklarının temeline inmek istediğim kesim Türk kalmaya çalışan Türkler. Evlerinde Türk yemekleri yeniliyor, genelde sadece Türk televizyon kanalları izleniyor ve çocuklarla da Türkçe konuşuluyor. Alışverişler Türk marketlerinden yapılıyor. Ama yine de neredeyse hepsi sisteme uyumunu sağlamış vaziyette. Ebeveynler işlerinde güçlerinde, çocuklar ise kendi eğitim yolculuklarında. Peki neden mutsuzlar? Geçim derdi yok. Gelecek endişesi, çocuklarım ne olacak derdi yok. Yaşam standartları dünya ve Türkiye ortalamalarının çok üstünde. Ama yine de mutsuzlar. Sebebi belli: o hiç geçmeyen “Yabancılık Hissi”. Evet Türkiye’yle alakalı bazı şeyleri sürekli özlüyorlar ama daha da ağır basanı o üzerlerindeki yabancı olma hissini bir türlü atamamak. Yaygın deyişte de olduğu gibi: “Almanya’da yabancı, Türkiye’de Almancı”

“40 yıl önce bu ülkeye geldim. 40 yıldır ısınamadım, 40 yıl daha yaşasam yine ısınamam.” diyeni de gördüm, doğma büyüme Almanyalı olmasına rağmen nerelisin diye sorulduğunda cevap olarak belki hayatında 10 defa anca gidip gördüğü anasının babasının memleketini söyleyen kaç kişiyi de gördüm.

Peki yabancılık hissi nasıl bir histir? Bunu size küçük su sorunsalıyla açıklamak istiyorum.

Küçük Su Sorunsalı

“Bakkaldan bana bir küçük su alsana” denildiğinde hepimiz neyin kastedildiğini biliriz. Küçük su, suların kaleşnikofudur. Şartlara en uyumlu olanıdır. O saçma bardak sular gibi susuzluğunuzu gidermede sizi yarı yolda bırakmaz. 1-1,5 litrelik sular gibi size yolda yürürken yük olmaz. Küçüktür, arabanızın kapı ceplerine bile sığar. Eliniz kirlenir, açar elinize azıcık döküp temizlersiniz. İşiniz bitince de şeklini bozmadan ya da buruşturarak çöpe atarsınız.

Küçük su çok önemli bir ekonomik göstergedir. Girdiğiniz bakkaldaki küçük suyun fiyatına göre o mahalle hakkında fikir yürütebilirsiniz. Enflasyonun ıslak halidir. Yıllarca 25 kuruştu, zamanla 50 kuruş oldu ve artık yavaş yavaş 75 kuruşa yükseliyor. Ve tabii ki her dönemde bir rayiç bedeli olmuştur. Şu anda 50-75 kuruş arasıdır ve siz bir yerlerde küçük su alırken bu fiyattan daha fazlasını ödemeye başladığınızda kendinizi kötü hissetmeye de başlarsınız. Kimse havalimanlarının pahalılığından bahsederken “abi kutu kola şu kadardı yaa” demez, “lan bildiğimiz küçük suyu 3,5 liraya satıyorlar” falan der.

Peki Almanya’da küçük su nedir? Kesinlikle popüler değildir. Her yerde göremezsiniz. Sokaktaki insanların ellerinde küçük sudan daha fazla küçük kola görürsünüz. Hayır, pahalı değildir ama alırken sorumluluk da verir. İşe yarar, görevini yerine getirip su ihtiyacınızı karşılar ama sonrasında bir yük olmaya devam eder. Açıklayayım.

Daha önce bahsetmiştim, Almanya’da bütün şişe/tenekelerin bir depozitosu var. Malzemenin doğada çözünmesi ne kadar vakit alıyorsa o kadar yüksek bir depozitosu var. Cam şişelerde 8 sentken plastik şişelerde 25 sent.

Evet küçük su Almanya’da da ucuz aslında. Geçenlerde markette görmüştüm, 11 sentti. Ama gel gelelim ki depozitosu sabit, 25 sent. Susarsınız, marketten bir küçük su alırsınız. 11+25 sent ödersiniz. Su biter, derdi kalır. İkilem başlar: bu şişeyi ne yapacağım? O suya direkt 36 sent verseniz düşünmezden direkt atarsınız ama siz ona 11+25 sent vermişsinizdir. Çantanız olsa da çantanıza koyup bütün gün onu yanınızda dolaştırmak saçmadır. Marketin birine girip içerideki depozito makinesine atarak aldığınız fişi kasadan nakit olarak alabilirsiniz ama 25 sent için o zahmete girilir mi? Belki etraftaki bir dilenciye verirsiniz. Ya da en olmadı çöpe atarsınız, başka seçeneğiniz kalmamıştır. Maddi durumunuz kötü değilse veya çok cimri değilseniz 25 sent bakıldığında önemli bir meblağ değildir. Ama her küçük su aldığınızda o 25 senti çöpe atmak zamanla size kötü hissettirir. Düşünsenize şimdiye kadar hayatınızda içip de çöpe attığınız her küçük su şişesiyle birlikte 25 senti çöpe atsaydınız toplamda ne kadar ederdi? Ve o her seferindeki 25 senti çöpe atıyor olma hissi zamanla sizi rahatsız etmeye başlamaz mı?

İşte durum böyle olunca da sokakta nadiren insanların elinde küçük su görürsünüz. Onun yerine çalışma masalarında, arabaların arka koltuklarında 1-1,5 litrelik sular durur. İşyerlerine bazen kasa ile su alınır, bittikçe o kasaya boş şişe konulup dolusu alınır. Bir Alman arkadaşınıza “Bakkaldan bana bir küçük su alsana” dediğinizde “ne kadar küçük, hangisini kastediyorsun?” cevabını verir. Su her yerde sudur ama küçük su her yerde küçük su değildir. Bizim ülkemizdeki yaşamda bir yeri vardır. Almanya’da ise sadece 500 ml’lik su çeşididir.

Her ülkede yaşam tabii ki o ülkenin şartlarına göre çok ciddi farklılıklar gösterir. Başka bir ülkeye taşınıp da “ya marketlerde neden deri tulum peyniri yok?” diye soramazsınız. O ülkeye taşınılıyorsa tabii ki oradaki yaşama da uyum sağlamak gerekir. Ama alışılmış şeyler de vardır, küçük su gibi. Ve bu gibi şeyleri artık yapamıyor olmak insana sürekli o yabancılık hissini yaşatır. O ülkenin kültürüne tamamen adapte olup kendi kültürünüzü bir kenara koymadığınız sürece de yabancı hissetmeye devam edersiniz.

Ben Almanya’ya kafamda bütün seçenekleri açık tutarak taşınmıştım. Başta garipsemediğim ama zamanla hiç geçmeyeceğini anladığım bu yabancılık hissi üzerine zamanla kafa yormaya başladım. Taşındıktan 3-4 ay sonra da artık kararımı vermiştim: Ömür boyu Almanya’da yaşamayacaktım. Hayat ne gösterir tabii ki bilinmez ama ben gelecek yılın sonuna kadar da en azından Almanya’da çalışıyor olacağım. Sonrasında da şartlara bakıp düşünme zamanı gelecek artık sanırım.

Almanya’da 4,5 Ayın Ardından

Bu hissi iki yıl önce de yaşamıştım. 2013 yazında mezun olduktan hemen sonra çalışmaya başlamıştım. İş-güç yoğunluğu falan derken bir anda kafamı kaldırıp takvime bir bakmıştım ki çalışmaya başlayalı tam 6 ay olmuştu! İşte ne o çalışma hayatımın ilk 6 ayının ne de Almanya’da geçirdiğim bu ilk 4 ayımın nasıl geçtiğinin farkına vardım. Sürekli yeni bir şeylerle uğraşırken vakit hızlıca akıp geçti sürekli. O zaman lafı uzatmadan yine geçen yazıdaki gibi kendi hayatımdan başlayıp Almanya’da dikkatimi çeken şeyleri size anlatayım.

Son 3 Ayda Hayatımda Olanlar

En son beni bıraktığınızda Almanya’daki hayatımın temelini yeni atmış vaziyetteydim. Şu an ise artık düzenli bir yaşamım var diyebilirim. Evimi istediğim şekle getirdim, hayatım belirli bir akışa girdi ve ne zaman ne yapacağımı planlayabilir hale gelebildim. Peki bu düzenli hayata ne zamandır sahibim? İnanmayabilirsiniz ama sadece son üç haftadır.

Geçenki yazımda yılın bizim için “sezon” olarak adlandırılan kısmına geldiğimizi söylemiştim. Üzerinde çalıştığım makineler yılın sezon haricinde kalan kısmında hiçbir şey yapmadan beklerken sezon geldiği anda çok yüksek bir tempoyla çalışmaya başlıyorlar. Hiç durmadan çalıştıkları bir günde 300-400 dekar alan mısırı biçebiliyorlar. Bu da 50-60 tane futbol sahası eder ki oldukça geniş bir alan. Haliyle bu kadar kapasiteli makineler oldukları için yaptıkları işlerde dönen paralar da fazla oluyor. Ufacık bir arızadan bile olsa bu makinelerin çalışamaması yani piyasadaki tabirle “yatması” sahibine çok ciddi işler ve paralar kaybettiriyor. Bu yüzden de bir makine arızalanınca çok hızlı çözüm talep ediliyor doğal olarak. İşlerin hep bu kadar “acele” olmasının benim hayatıma yansıması da yeri gelince haftada 2 defa Türkiye’ye gelmek şeklinde oldu işte. Yedek parça yoksa veya bizim Almanya’dan verdiğimiz bilgilerle müşteri tamir ettirmeyi başaramıyorsa maalesef gidip makineyi yerinde görmek gerekiyor. Neyse daha da fazla detaya girmeye gerek yok, sonuç olarak son 2-3 ayım oldukça hareketli geçti. Bu yazının başlığının neden planladığım gibi “ilk 3 ayımın ardından” olmadığının sebebi de bu yoğun dönem işte. Neyse ki telefonum son üç haftadır arızalarla alakalı çalmayı bıraktı da ben de eski sakin, huzurlu hayatıma kavuştum.

Son 3 ayda iş hayatımın haricindeki yaşamımda halletmem gereken en büyük mesele kendime bir araba bulmaktı. Eminim hepiniz Almanya’da arabaların ne kadar ucuz olduğunu duymuş veya etrafınızdaki Almancılardan görmüşsünüzdür. Modeline, popülerliğine göre değişmekle birlikte Almanya’daki fiyatların ortalama bir ikinci el araba için Türkiye fiyatının yarısı olduğunu söyleyebiliriz. Hatta artık eski olarak nitelendirilebilecek 10 yaşını geçmiş arabalarda bu oran dörtte bire bile düşüyor olabilir. 500-1000 euroya hurda olmayan arabalar bulabiliyorsunuz ama bu arabaların size sürekli masraf çıkartacağı tabii ki kesin. O kadar ucuz olmalarının aslında farklı bir sebebi var. Ülkede tamir ve bakım işlerinin pahalı olmasından dolayı insanlar çok zorda kalmadıkça bu arabaları tamir ettirmiyorlar. Bu yüzden o kadar ucuza bir araba alacak kişinin büyük ihtimalle arabaya ödediği paranın birkaç mislini ilk yıl içerisinde tamir masrafı olarak harcaması gerekecektir. Neyse fırsat olursa Almanya’daki arabalar ve ikinci el arabaların nasıl bulunup alınabileceğiyle alakalı bir yazı yazabilirim belki.

Almanların Dillerine Olan Sevgileri ve Almancayla İlişki Durumum

“Almanların çoğu İngilizce bilir ama kasıtlı olarak konuşmazlar” efsanesinin belki vakti zamanında doğru olmuş olabileceğini ama artık günümüz için yalan olduğunu düşünüyorum. Dillerine ciddi bir bağlılıkları var –birazdan kendi hayatımdan örneklerle de bunu açıklayacağım– ama İngilizce’den nefret ederler diye bir şey söz konusu değil. Bilebildikleri seviyeye kadar konuşuyorlar çoğunlukla. Ama şöyle bir özel durum var ki anlayabiliyorum bunun sebebini de, eğer eğitimli birisiyle konuşuyorsanız ve o kişinin İngilizcesi kendini o konuda rahatça ifade edecek kadar iyi değilse bazen İngilizce konuşmak istemediğini ama mecburiyetten o anda konuştuğunu tavırlarından rahatça anlayabiliyorsunuz. Nedeni o kişinin Almanca’da oldukça düzgün bir konuşmaya sahipken çok iyi olmayan İngilizcesiyle konuşurken bunu başaramayıp, tabir yerindeyse ilkokul çocuğu seviyesinde konuşuyor olması. Ne yalan söyleyeyim ben de mevcut kötü Almancamla konuşurken kendimi hiç rahat hissetmiyorum, sadece zorunluluktan konuşuyorum.

Almanların dillerine olan sevgilerinden bahsediyorduk. Sanırım ülkelerinin her yerinde konuşulan dilin uzun vadede Almanca olmasını istiyorlar. Mesela şirketimde bütün yöneticilerin İngilizce konuşabilmesine, çoğu iş arkadaşımla İngilizce olarak rahatça anlaşabilmeme ve işimle alakalı neredeyse bütün dokümanların İngilizce olarak da hazırlanmış olmasına rağmen, şirketim günümün yarısını dil kursunda geçirmeme izin veriyor  hatta bunu teşvik ediyor. Bunu uzun vadede ülkedeki etkin tek dilin sadece Almanca olmasını istemeleriyle açıklayabiliyorum sadece. Televizyondaki Amerikan dizilerinin tümünün ve sinemalardaki filmlerin neredeyse hepsinin Almanca dublajla yayınlanmasının sebebi de aynı sanırım.

Bu Almanca sevgileri yabancılara bazı durumlarda zorluklar da çıkartabiliyor tabii ki. Dil kursumda eşi Almanya’da çalışmaya başladığı için onun yanına taşınmak zorunda kalmış, kendi ülkesinde bir üniversitede araştırma görevlisi olarak çalışan Brezilyalı bir sınıf arkadaşım vardı. Almanya’ya mecburiyetten taşınmış ve her ne kadar akademik nitelikleri olsa da, İngilizcesi akademik açıdan yeterli seviyede olsa da çevredeki üniversitelerin hiçbirinden İngilizce doktora kabulü alamamıştı. Sebebi ise İngilizce tez yazmasını kabul eden üniversitelerde görüştüğü hiçbir hocanın İngilizce konuşarak bir doktora öğrencisine danışmalık yapmak istememesiydi. Sonuç olarak onun planı hocalarla iletişim kurabilecek kadar Almanca öğrenip tezini İngilizce yazmaktı.

Benim Almancam ise her geçen gün ilerliyor ama maalesef geçen yazıda bahsettiğim Münster’deki kursumu sezon başladığında bırakmak zorunda kaldım. O zaman aralığında en azından egzersiz olsun diye kendi şehrim Rheine’de haftada iki günlük bir akşam kursuna gittim. O kurstan çok fazla şey öğrendiğim söylenemez ama gün içerisinde iş arkadaşlarımla ve çevredeki insanlarla yaptığım ufak ufak konuşmalarımın da katkısıyla yavaş yavaş ilerledi. Artık dışarıdaki insanlara nadiren İngilizce biliyor musunuz diye soruyorum. Söylemek istediğimi bir şekilde Almanca ifade edebiliyorum. Normalde İngilizce anlaştığım arkadaşlarımla da artık arada Almanca karıştırarak konuşmaya başladım ama hala uzun diyalogları Almanca yapabilecek seviyede değilim. Geçen hafta bir Almanla yaptığım telefon görüşmemi tamamen Almanca konuşarak başarıyla bitirebildiğimde yaşadığım mutluluğu görmeniz lazımdı ama. Yine de tabii ki daha fazla eğitime ihtiyacım var.

Almanya’nın Milli Sporu: Geri Dönüşüm!

Bundan 3 yıl önce Almanya’ya kısa süreliğine uğradığımda etraftaki geri dönüşüm kutularının çeşitliliği dikkatimi çekmişti. Ama meğer onlar buzdağının sadece görünen kısmıymış. Şunu rahatça söyleyebilirim: Ülke insanı gerçekten çevreci. Çevrecilik ülkede aynı zamanda yıllardır süregelen bir devlet politikası halinde.

Yılda 250 gün kapalı, bulutlu havası olan bir iklimde evlerin çatılarını kaplayan güneş panellerini gördüğümde çok şaşırdım doğrusu. Üniversitede de yenilenebilir enerji kaynakları ve özellikle güneş enerjisi üzerine eğilip dersler aldığım konulardı. O yüzden yaklaşık olarak o güneş panellerinin başlangıç maliyetlerinin kaç yılda amorti edilebileceğini hesaplayabiliyordum: Almanya’daki gelir seviyeleri için bile fazla uzun yıllarda. Bu yüzden bir Alman arkadaşıma neden ve nasıl bu kadar çok evin çatısının güneş panelleriyle kaplı olduğunu sordum. Meğer Avrupa Birliği’nin son yıllarda yaşadığı ekonomik sıkıntılı döneme kadar Alman devleti bu güneş panellerinin kurulumunda çok ciddi hibeler veriyormuş. Bu sayede bu kadar çok güneş paneli kurulabilmiş. Ama devlet desteğine rağmen o panellere vatandaşların ödediği para yine de mevcut iklimde uzun yılları bulacak, orası ayrı.

Bu çevreci ülkede geri dönüşümün ne seviyede yapıldığına gelelim. Benim apartmanımda 4 çeşit çöp ayrımı var. (Neden çöp kutusu değil de çöp ayrımı dediğime birazdan geleceğim) Organik atıklar, kağıtlar, ambalaj malzemeleri ve diğer çöpler olarak dörde ayrılıyorlar. Ben evde organik hariç diğer üçüne ayırıyorum. Ambalaj malzemeleri denilen atıklar bir çöp kutusuna değil ücretsiz verilen özel büyük sarı çöp poşetlerine konularak ilgili yere bırakılıyor. Peki bu sarı çöp poşetleri nasıl temin ediliyor? İşte burası biraz meşakkatli. Önce belediye binasına gidiyorsunuz, size bir şirketin bilgilerini veriyorlar. Sonra o şirketi arayarak veya posta göndererek adres bilgilerinizi gönderiyorsunuz. Sonra o şirket size postayla ilgili kuponları gönderiyor. Siz de o kuponlarla belediye binasına gidip ücretsiz çöp poşetlerinizi alabiliyorsunuz. Sağolsun bir arkadaşım bu prosedür benim için fazla Almanca içerdiği için bizim şirketteki sarı çöp poşetlerinden bana yeterince verdi de bu kadar uğraşmam gerekmedi.

Peki bu 4 çöp çeşidiyle iş bitiyor mu? Hayır, bunların haricinde aslında çöp olmayan plastik, cam şişeler ve teneke kutular var. Ülkedeki neredeyse bütün içecek şişelerinde ve tenekelerinde belirli depozitolar var. Depozitonun miktarı, üretildiği malzemenin doğadaki çözünme süresinin uzunluğuna göre artıyor. Ufak bir su aldığınızda suya ödediğiniz paranın yarısı kadar depozitoyu plastik şişesi için ödemeniz gerekiyor. Depozitoların geri iadesi ise marketlerdeki otomatik tanımlamaya sahip makinelerle veya içecekten başka bir şey satmayan içecek marketlerinde toplu halde oluyor. Markete gittiğinizde boş şişeleri yanınızda götürüp o makineye sırasıyla atıyorsunuz, makine teker teker attığınız şişeyi analiz ediyor ve size toplam tutar kadar bir fiş veriyor. O fişi alışverişiniz sonunda kasaya verdiğinizde o tutar otomatik olarak düşüyor. Ya da direk kasaya giderek o tutarı nakit olarak da alabiliyorsunuz ama şimdiye kadar bunu sadece evsizlerin yaptığını gördüm. Özellikle büyük şehirlerde sayıları fazla olan evsizler bütün gün şehirde etrafta gezerek çöp kutularının içinden depozitolu şişeleri veya tenekeleri topluyorlar. Sonra markete gidip onların parasıyla genelde içki alarak günlerini geçiriyorlar.

Böylece geri dönüşümün sonuna mı geldik? Hayır, yine gelmedik! En sonda da depozitosu olmayan (kendine has şekle sahip içki şişeleri gibi) cam şişeler kaldı. Onları da ilk başta bahsettiğimiz buz dağının görünen yüzü olan etraftaki cam geri dönüşüm kutularına gidip renklerine göre atıyoruz.

Şehirde hangi gün hangi çöplerin toplanacağının bir takvimi var. Bu takvim bütün evlere dağıtılıyor. Benim apartmanımda bir görevli çöplerle ilgilendiği için benim bu konuda yaptığım bir şey yok ama müstakil evlerde kalanlar o çizelgeye göre çöplerini her gün dışarıya çıkartıyor. Mesela diyelim o gün ambalaj malzemeleri poşetlerinin ve kağıt atıklarının toplanma günüyse sabah kalkıp işe giderken bütün evlerin hizasından yola çıkartılmış sarı torbaları ve mavi kapaklı kağıt çöp kutularını görebiliyorsunuz. Bütün insanlar tam bir sinerji içerisinde sistemin çalışmasını sağlıyorlar.

Kuzeyin Avrupa’nın Uzun İnsanları

Henüz ben Almanya’ya gelmeden önce, bu yılın başlarında şu anda da birlikte çalıştığım bir Alman teknisyen arkadaş Thomas Türkiye’ye gelmişti. Bizim standartlarımızda iri yarı birisi. (Sonradan sorduğumda boyunun 1,88 olduğunu söylemişti.) Neyse konu bir ara boy meselesine gelmişti, ben “senin boyun da sonuçta baya uzun” gibi bir laf etmiştim. Biraz şaşırıp boyunun çok da uzun olmadığını, belki ortalamanın birazcık üzerinde olabileceğini söylemişti. İçimden “herhalde misafir ülkedeyim, biraz tevazu yapayım” diye geçiriyor demiştim çünkü adam neredeyse 1,90 ve çok da uzun sayılmam diyordu.

Sonra sevgili arkadaşlarım Almanya’ya geldim. Almanya’nın kuzeyine geldim. Dünyanın en uzun halkına sahip Hollanda’ya 20 km mesafeye, o uzun İskandinavya insanlarının da 250 km güneyine geldim ve gördüm ki Thomas haklıymış. Gerçekten de buradaki insanların arasında çok da uzun sayılmayıp ortalama civarındaymış. Almanya genelinde erkeklerde ortalama 1,78, kadınlarda 1,65 iken benim bulunduğum kuzey bölgesinde ortalamalar bunların 6-7 santimetre yukarısında.

Türkler ve Almanlar arasındaki boy farkı en çok farklı havayolu şirketleriyle uçtuğunuzda belli oluyor. Eğer Türk havayolu şirketiyse yolcular çoğunlukla Türk olup boy ortalaması daha düşük oluyor. Aynı şekilde de Alman havayolu şirketlerinde ortalamalar yüksek oluyor.

Ülke de biraz kendisini daha uzun insanlara göre adapte etmiş. Mutfaklarda, marketlerde yüksek raflar görebiliyorsunuz. Ayakkabı, kıyafet mağazalarında büyük numaralar, bedenler kolayca bulunabiliyor. Zaten ülke insanları genel olarak fit olsa da kilolusu baya aşırı kilolu oluyor. O kadar boya bir de aşırı kilo eklenince etrafta devasa ebatlarda insanların gezdiğini sıkça görüyorsunuz.

Tabii insanların uzun olmanın cefasını çektikleri durumlar da oluyor. Toplu taşıma araçlarında diz mesafeleri bizdekinden daha fazla olmasına rağmen etrafta çok sayıda iki büklüm olmuş, gördüğünüzde omurgasına acıdığınız insanlar olabiliyor. Sanırım “her şeyin fazlası zarar işte” diyerek hasetliğimizi bir nebze dindirebiliriz.

İlerisi Hakkında

İlerleyen aylarda iş tempomun düşmesi sayesinde Almanca’ya daha fazla vakit ayırabileceğim. Planım bu ay içerisinde Hannover’deki Agritechnica fuarına katıldıktan sonra Münster’deki kursuma tekrar başlamak. Almanca’yı kursta öğrendiğimde hem haliyle daha hızlı ilerleme katediyorum hem de dili düzgün ve doğru biçimde öğreniyorum. Yoksa normalde de Almanca hayatın içerisinde yavaş yavaş öğreniliyor ama aslında “sokak Almancası” denilen dil öğreniliyor. Her ne kadar günlük yaşam için sokak Almancası yeterli olsa da eğitimli birisi olarak benim için pek de bir seçenek değil.

Yakın gelecek için bir başka hedefim de çevredeki şehirleri ve ülkeleri daha fazla gezmek. Avrupa’nın yoğun yapısından dolayı herhangi bir yerinde 300-400 kilometrelik bir yarıçap çizdiğinizde karşınıza görülebilecek onlarca yer çıkıyor. Ben de etrafımdaki görülmeye değecek noktalardan gezebildiğim kadarını gezmek gayesindeyim. Bir sonraki yazımın ana teması neden gördüğüm yerler olmasın? Bir sonraki görüşmemize kadar!

Almanya’da Geçen İlk Ayın Ardından

Temmuz başında işbaşı yaptığım Almanya’da bir ayım geride kaldı. Çoğunlukla koşuşturma içinde geçen bir ay. İlk ayda hedefim yerleşmeyi tamamlayıp hayatımı düzene oturtmaktı. Taşındığınız yer yeni bir ülke olunca başınızı yaran çok sayıda umulmayan taş oluyor ama genel olarak oldukça olumlu bir ay geçti diyebilirim. Önce kendi hayatımdan başlayıp Almanya’da ilk ayımda nelerle karşılaştığımı anlatayım.

Yerleşme Süreci

Şirketimle yaptığım ilk sözleşmem 1,5 yıllık ve bu sürede vaktimi iki farklı çalışma ortamında dönüşümlü olarak geçireceğim. Eski makinelerin alınıp satıldığı ve tamir edildiği bir işyeri ve yeni makinelerin üretildiği fabrika. İkisi de 10 bin kişilik ufak kasabalarda yer alıyor. Her ne kadar Almanya’nın 10 bin kişilik kasabaları da belli bir seviyede gelişmiş olsa da bütün hayatını büyükşehirlerde geçirmiş birisi olarak bu kasabalarda uzun süreli yaşamam pek olası değil. Zaten iletişimini sadece İngilizceyle kuran yabancı için bu yerlerde yaşamak pek mantıklı da değil. Ufak kasabalarda genel olarak halk biraz daha yaşlı diyebiliriz ve aynı ülkemizdeki durum gibi Almanya’da da yaşlıların İngilizce bilme oranı gençlere göre çok çok düşük. Ve yine ülkemizdeki gibi daha küçük yerlerde yaşayan gençlerin İngilizce bilme oranı da büyük yerlere göre çok daha düşük. Bu iki etken birleşince küçük yerlerde İngilizce konuşarak yaşamak oldukça zor oluyor. Bu sebeplerden dolayı müdürümle yaptığımız fikir alışverişinde kalacağım yerin iki çalışma yerime de yaklaşık 15-20 km uzakta olan Rheine şehri olmasının en iyi tercih olduğuna karar verdik.

Rheine 75 bin kişilik nüfusuyla pek de büyük sayılmayacak bir şehir ama 75 bini pek de Türkiye şartlarıyla karşılaştırmamak gerekiyor. Şehirde genel olarak aranan çoğu şey bulunabiliyor. Media Markt gibi büyük mağazalar da var. Ve aslında en önemlisi Rheine hem tren hem de karayolu bağlantıları çok iyi olan bir konumda. Bu yüzden rahat ve hızlı bir şekilde otoban üzerinden işe gidebiliyor, evime 10 dakika yürüme mesafesindeki tren istasyonundan Münster’deki dil kursuma her 15 dakikada bir tren bulabiliyorum. Şimdilik evimi Rheine’de tutarak iyi bir tercih yapmışım gibi gözüküyor.

İlk bir ay içerisinde birçok evrak işiyle uğraştım. Almanya’da “var olmayan” birisi olarak sıfırdan bir hayat kuruyorsunuz, yapılacak çok iş oluyor haliyle. Sosyal güvenlik kaydı, telefon hattı, banka hesabı, ev tutmak, evin interneti elektriği, belediyeye kayıt, oturum iznine başvuru, dil okuluna kayıt, Türk konsolosluğundan adres beyanı… Şimdi sayınca gerçekten de bu ilk ayda birçok şeyle uğraştığımı fark ettim. Ama siz ne yapıyorum demeden hepsi olup bitiyor.

3 Dille Yaşam

İş arkadaşlarımla İngilizce, Türkiye’deki tanıdıklarımla ve müşterilerle Türkçe, İngilizce bilmeyen yabancılarla ve dil okulundayken de Almanca. Her gün 3 dili de kullanınca bazen kafa gerçekten de çorba olabiliyor. İngilizce ve Türkçe pek problem yaratmıyor. İkisine de yeterince hakim olunca doğal olarak pek sıkıntı yok ama ortaya bir de Almanca girince tam bir cümbüş oluyor. Kelimeleri İngilizce’den ve Türkçe’den Almanca’ya çevirmek, onları İngilizce cümle yapısına oturtup Almanca ile İngilizce cümle yapıları arasındaki farklara dikkat etmek falan derken baya uğraştırıyor. Almanca konuşmaya veya anlamaya çalışmak tıpkı düzgün şekilde sınıflandırılmamış bir evrak dolabında istenilen evrakı bulmaya çalışmaya benziyor.

Almanca İngilizceye yapı olarak benziyor ama artikeller, fiil çekimleri gibi çok daha fazla ezberlenmesi gereken şeyler var. İngilizce bildikten sonra öğrenmek çok zor değil ama kelime ezberlemeye vakit ayırmak gerekiyor. İlk ayın ardından ufak ufak cümle kurmaya başlayabildim. Kelimelerinizde, telaffuzunuzda hatalar olsa da karşıdakinin anadili olduğu için sizi rahatça anlayabiliyor ama sorun o sizi anladıktan sonra ortaya çıkıyor çünkü size verdiği cevabı çok büyük ihtimalle anlamıyorsunuz. O yüzden İngilizce bilebileceğini düşündüğüm herkesle konuşmaya başladığımda önce Almanca olarak “İngilizce biliyor musunuz?” diye soruyorum. Eğer bilmiyorsa ve benim de illa ona bir şey sormam gerekiyorsa Almancamın çok kötü olduğunu söyleyip yavaş bir şekilde sorumu soruyorum. Karşınızdaki anlaşmak için çaba gösterince bir şekilde anlaşılıyor.

Mantığın Yönettiği Ülke

Kendi hayatımdan bahsettim, biraz da ülke hakkında düşündüklerime değineyim. Almanya’ya gelen herkesin şüphesiz ilk dikkatini çeken şeylerin başında ülkedeki her şeyin düzenli olması gelir. Trafik düzenlidir, binalar düzenlidir, şirketler düzenlidir. Bunların hepsinin temelinde ülkeyi mantığın yönetmesi geliyor. Bir ülkede düzeni sağlayan en önemli unsurlar kurallardır. Bizim ülkemizde kurallar insanın hayatını zorlaştıran şeyler olarak görülürler ama aslında tam aksine hayatı kolaylaştıran şeylerdir. Eğer bir kural bir mantığa oturuyorsa ve herkes de o kurala uyuyorsa hayat oldukça kolaylaşıyor.

Mesela sigara içilmeyen tren istasyonlarını ele alalım. Bu istasyonlar her ne kadar açık havada yer alıyor olsalar da işaretlenmiş bölgelerinin haricinde kalan yerlerinde sigara içmek yasak. Bu kurala sigara içen adamın gözünden bakarsak evet kısıtlayıcı bir kural ama mantık çerçevesinde bakarsak: “O peronlarda insanlar trenlerini beklerken sabit bir şekilde duruyorlar ve yanlarında sigara içen birisi olursa o sigaranın dumanına sürekli olarak maruz kalırlar.” Duruma mantıklı olarak baktığımızda kuralın yerinde bir kural olduğunu görüyoruz ve bunu sigara içen adam da kabul ediyor. “Tamam, ben bugün sigara içmek için açık havada olmama rağmen işaretli yere yürüyüp sigaramı içmek zorundayım ama bu kural sayesinde yarın öbür gün ben bu peronda çocuğumla beklerken yanımda kimse sigara içmiyor olacak.”

Her kural ve herkes mantık çerçevesinde olunca gerçekten de hayat oldukça kolay oluyor. Almanya hakkında şu ana kadar açık ara en çok hoşuma giden şey bu. Kimse trafikte giderken yanlış bir şey yapmıyor, kimse yolda yürürken yere çöp atmıyor, kimse karşısındakinin de kendisi gibi insan olduğunu unutmuyor.

Yıllardır Aradığım Lezzetler ve Yıllardır Bulup Şimdi Kaybettiklerim

Yeni bir ülke, yeni bir kültür olunca yiyeceklerde çok büyük farklılıklar ortaya çıkıyor, bazen iyi bazen kötü. İyi olarak sayabileceğimiz en temel şey tabii ki içecekler. Alkollü ve alkolsüz içeceklerde oldukça geniş bir spektrum var. Ülkedeki değil sıradan bir marketteki her birayı denemeye kalksanız sanırım tamamlamanız bir ayınızı alır. Saymadım ama bir markette en az 30-40 çeşit bira vardır. Diğer içki türlerinde ve alkolsüz içeceklerde de durum aynı. Alkollü içeceklerin fiyatları alkolsüzlerle birbirine yakın diyebiliriz. Türkiye’de üretilip Almanya’ya ihraç edilen Efes biralar markette Türkiye’deki fiyatının yarısına tüketiciye sunuluyor. Hesabı siz yapın artık.

Benim ilk bir ayda hoşuma giden diğer güzel lezzetler de abur-cuburlar ve peynirler. Ülkede bizdeki gibi müthiş tatlılar olmayınca halk mecburen kendini abur cubura vermiş. Çeşit çeşit şekerlemeler, çikolatalar, bisküviler her yerde. Yıllardır aradığım lezzetler ama hala kilo veren birisi olunca bu lezzetleri bulduğuna insan pek de sevinemiyor açıkçası. Peynirler de oldukça çeşitli. Benim bulunduğum bölgenin Hollanda sınırına yakın olması da bunda önemli bir etken. Gerçekten çok lezzetli peynirler Türkiye’deki alelade bir peynirin fiyatına satılıyor ve en güzeli de sürekli deneyecek yeni peynirler oluyor. Arada bazıları hayal kırıklığı yaratıyor ama genel olarak oldukça güzeller.

Yıllardır bulup da kaybettiğim lezzetlerin en başında meyve ve sebzeler geliyor. Kaliteleri gerçekten çok düşük ve buna rağmen fiyatları yüksek. Bunun sebebi tabii ki yılda 250 gün yağmur yağan Almanya iklimi. Çoğu sebze seralarda yetiştiriliyor ve organik olmaktan uzak. Türkiye’de tezgaha konulmayacak kadar kötü sebzeler Türkiye’nin 2-3 misli fiyatına satılıyor. Meyvelerde kalite ithal meyveler sayesinde sebzelere göre biraz daha iyi ama yine de Türkiye şartlarının çok altında.

Bulamadığım bir diğer lezzet ise baharatlar, baharatlarımız. Evet, aslında marketlerde çok sayıda baharat var ama baharat dediğimiz şey ülke mutfağıyla ve damak tadıyla ilişkili olan bir şey. Mesela kırmızı biber var ama acı değil. Neyse ki geniş sos reyonlarıyla baharat ihtiyaçlarınızı biraz olsun kapatabiliyorsunuz.

Güven Duygusu

Karşılıklı güven meselesi Almanya’da beni en çok şaşırtan konu oldu. Belki benim daha küçük şehirlerde zamanımı geçiriyor olmam da bunda bir etken ama genel olarak ülkede birbirine karşı bir güven var. Bahsetmek istediğim akşam sokakta rahatça yürümek veya arabanın penceresini kapatmadan markete girmek gibi şeyler değil. (Ki bu pencere olayını 10 bin kişilik kasabada cidden yapıyorlar) Bahsetmek istediğim tanımadığınız birisine karşı olan karşılıklı güveniniz. Size başımdan geçen iki olayı anlatayım.

Kiralayacak ev bakarken bir evi gidip görmeye karar verdim. Ev sahibiyle randevulaşıp müdürümle birlikte evi görmeye gittik. Ev güzeldi, ihtiyaçlarımı karşılıyordu, tutmaya karar verdim. Maddi konuları konuştuk, her şey tamamdı ama şöyle bir sorun ortaya çıktı. Ev sahibi depozitoyu ve kirayı vergi mevzularından dolayı sadece banka yoluyla almak istiyordu, nakit kabul etmiyordu. Benim ise banka hesabı açmam için önce bir kalıcı adrese ihtiyacım vardı. Evi tutmak için banka hesabı, banka hesabı için ev adresi. Ev sahibine durumu anlattım, cevabı şuydu: “Sorun değil. Sen kalmaya başla, ne zaman banka hesabın açılırsa o zaman parayı gönderirsin.” Türkiye şartlarına göre düşününce saçmalıktı, hangi ev sahibi bir kuruş almadan ülkeye yeni gelmiş bir yabancıya evini verirdi. Tabii ki düzgün İngilizce konuşuyor olmam, müdürümün ve şirketimin Alman olması ev sahibine güven vermiştir ama yine de Türkiye şartlarına göre imkansız bir şeydi. Nitekim banka hesabım açılana kadar 2 hafta boyunca evde herhangi bir ödeme yapmadan kaldım.

İlk örnek gerçek kişiler arasında olan bir örnekti. İkincisi ise tüzel bir kişi ile benim aramda olan bir güven duygusu. Evdeki giysi dolaplarına ekstra raflara ihtiyacım vardı, dolaptaki tahta rafın aynısından birkaç tane daha kestirmeliydim. İstenilen ebatlarda tahta kesimi yaptığını bildiğim bir büyük yapı markete elimdeki örnek tahta rafı alıp gittim. Şansıma o departmana bakan çalışan da iyi İngilizce konuşuyordu. Ne istediğimi anlattım, ölçüleri aldı hesaplarını yaptı ve bana maliyeti çıkarttı. Yalnız işleri yoğun olduğu ve ben tahtanın kenarına şerit yapıştırmasını da istediğim için ancak 2-3 gün sonra teslim edebileceğini söyledi. Sorun olmadığını söyleyince telefon numaramı alıp siparişimi oluşturdu. Ödemeyi kasaya yapmam için bana fiş gibi bir şey verip vermeyeceğini sorunca “Sorun değil, ödemeyi teslim alırken yaparsınız.” dedi. Düşünebiliyor musunuz Bauhaus gibi bir yapı markete gidip özel ebatlarda kesilecek ve üzerinde işlemler yapılacak tahtalar için sipariş veriyorsunuz ve siz ödemeyi önden yapmadan o ürünleri hazırlıyorlar. Burada olan o görevlinin kendi inisiyatifinde yaptığı bir şey değil, firması ona o şekilde yapmasını söylediği için öyle yapıyor. Türkiye’de olsa o firmaya sipariş verip de sonra teslim almayan bir kişi çıkar, iki kişi çıkar sonra da firma bakar olacak gibi değil mecburen ödemeyi önden almaya başlar.

İlerisi Hakkında

Şu an için temel ihtiyaçlarımın çoğunu halletmiş, düzenli yaşama geçişimi büyük oranda sağlayabilmiş durumdayım. Bundan sonra işime ve dil öğrenmeye odaklanacağım. Bir süre sonra bizim sezon dediğimiz dönem başlayacak. Bu dönemde makineler tarlalarda çalışmaya başlayacaklar ve dolayısıyla arızalar da ortaya çıkacak. Yoğun bir dönem olacağı için dil kursuna bir ay sonra bir ara vereceğim ve sezondan sonra tekrar devam edeceğim. Neyse ki sezon dediğimiz dönem Almanya’da sadece 6-8 hafta sürüyor. Türkiye’de 4-5 ay çünkü Türkiye’nin bereketli topraklarından ve güneşinden dolayı Almanya’da yılda sadece bir ürün mısır yetiştirilebilirken Türkiye’nin hemen her yerinden yılda iki ürün alınabiliyor. Planım blog yazılarını 1, 3, 6, 12 ve 18. aylarda yazmak. Tembellik etmezsem 2 ay sonra görüşürüz.

İcat Edilmiş Mutsuzluklar

Gerek ülkemizde gerek de gelişmiş ülkelerde depresyona girme ve antidepresan kullanma oranları her geçen yıl hızla artıyor. Bu durumu akılda kalabilecek birkaç istatistiksel veriye dökelim. Ülkemizdeki depresyon oranının yüzde 20-25 arasında olduğu tahmin ediliyor. Sağlık Bakanı’nın 2014’te açıkladığı verilere göre ülkemizde toplam antidepresan kullanım miktarı son 5 yılda yüzde 56 artış göstermiş vaziyette. Gelişmiş ülkelere baktığımızda durum bizden de daha kötü seviyelerde. Antidepresanlar Amerika’da en fazla reçete edilen ilaçlar haline gelmiş, İngiltere’de antidepresan kullanım miktarları 15 yıl öncesine göre üç katına çıkmış. Bu veriler ışığında depresyonu çağımızın her geçen gün daha da yaygınlaşan bir hastalığı olarak tanımlamakta bir mani göremiyorum. Peki her geçen gün daha da fazla insanı hasta eden ne?

Depresyon, yeni yaşam şartlarımızla ortaya çıkan bir hastalık, aynı obezite gibi. Nasıl hareketsiz yeni hayatımız ve bozulan yeme alışkanlıklarımız bizi obeziteye doğru götürüyorsa; artan stres miktarları ve daha da karmaşıklaşan hayatlarımız da bizleri depresyona yaklaştırıyor.

Sizce her gün artan depresyon oranlarını açıklamak bu kadar basit mi peki? “Hayat şartlarımız değişti. Artık hayata tutunmak daha zor. Eskiden insanların hiç böyle dertleri yokmuş.” gibi laflar ederek bu durumu açıklamak yeterli mi? Hiç sanmıyorum. Bence depresyon sorununa bu şekilde yaklaşarak hata yapıyoruz, sadece bahaneler üretiyoruz. Benim görüşüme göre bu sorunun temelinde yatan etken, insanlığın, yani bizlerin her geçen gün kolaylaşan yaşam şartları karşısında daha da az zorlanıyor olmamız ve bunun neticesinde de daha da “zora gelemeyen” insanlar haline gelmemizdir.

Son yıllarda kendimi mutsuz hissettiğim zamanlarda kendime sorduğum bir soru var: “Dürüst ol Ömer, gerçekten mutsuz musun?” Burada yapmak istediğim şey sadece şımarıklığımı kontrol etmek değil. Benim kafamda artık günümüzdeki mutsuzluklarımız ikiye ayrılıyor: gerçek mutsuzluklar ve icat edilmiş mutsuzluklar. Belki size saçma gelebilir ama ben bu ayrımı geçmiş yüzyıllardaki insanları önüme getirerek yapıyorum. Hayalimde karşıma kaç kuşak önceki birini getiriyorum ve onun bana “neden üzgünsün Ömer?” diye sorduğunu hayal ediyorum. Eğer benden yüzyıllar önce yaşamış o insan benim cevabımdan tatmin olduysa o anda yaşadığım mutsuzluğu kendime meşru görüyorum, eğer o memnun değilse ben de mutsuzluğumu “icat edilmiş mutsuzluk” sınıfına koyuyorum ve ona göre davranıyorum.

İcat edilmiş mutsuzluklar dediğimde eminim aklınızda beliren bazı mutsuzluk türleri vardır. Gün geçtikçe hayata daha da materyalist olarak bakıyoruz. Artık yediğimiz yemekten alacağımız lezzete, o restoranın ne kadar lüks olduğuna bakıp karar veriyoruz. Çoğumuza göre 10 liralık bir tişörtün olağanüstü olma, 500 liralık bir ayakkabının da berbat olma ihtimali yok. Bir de üstüne gösteriş merakımız eklenince evimiz, ihtiyacımız olmayan veya özelliklerinin yarısını kullanmadığımız elektronik eşyalarla falan doluyor. Siz hiç aldığı 3D televizyonda şimdiye kadar 10 tane 3D film izlemiş birisini gördünüz mü? Benim şu ana kadar hep aldığım cevap şu: “Denemek için 1-2 tane izledik de sonra gözlükler öyle bir köşede kaldı.” Peki neden daha fazla para ödeyerek 3D özellikli televizyonları alıyoruz? Neden insanlar sürekli telefonlarını değiştiriyor? 2-3 yıl önce aldığımız telefonların kabiliyetleri bizim ihtiyaçlarımızı karşılamıyor mu?

Hayatı sadece ulaşılacak maddi hedefler şeklinde yaşadığımız zaman, ulaşamadığımız her maddi hedefin bize mutsuzluk olarak geri dönmesi kaçınılmaz oluyor. O hedeflere ulaşmak için şuursuzca çekilen krediler, şişen kredi kartları sonucunda halkın cümleten fakirleşiyormuş gibi gözükmesi ve zannedilmesi de kaçınılmaz oluyor. Bu ülkede fakirleşen birileri varsa onlar da her yıl ürettiği mahsule yapılan zamdan çok daha fazla zam, traktörüne koyduğu mazotuna gelen çiftçidir. Aldığı asgari ücret ile açıklanan açlık sınırı arasındaki negatif fark sürekli artan emekçidir. Arabasını yenilemek için çektiği krediyi ödemekte zorlananlar, 5 yaşındaki çocuğuna aldığı tabletin taksitini ödeyemeyenler değildir. Bir maçtan sonra Mourinho’ya soruyorlar: “Takım bugün yorgun muydu?” Mourinho’nun cevabı oldukça güzel: “Yorgun mu? Günde 15 saat çalışıp ayda birkaç yüz euroyla evine dönen baba yorgun olur, biz değil.”

Sonuç olarak icat edilmiş mutsuzlukların çoğunluğunu ulaşamadığımız maddi hedefler oluşturuyor. Onların haricinde kendi büyümüş ama beyni ergen kalmış insanların çoğu mutsuzlukları, hayatta sürekli bazı şeyleri olmazsa olmaz görmüş insanların çoğu mutsuzlukları da icat edilmiş mutsuzluklar sınıfına giriyor. Depresyon gibi kendi icat ettiğimiz ve çaresini haplarda aradığımız sorunlar bizleri hayatta sürekli geriye çekiyor. Onların yüzünden içimizdeki yaşam enerjimiz zayıflıyor ve üretkenliğimiz düşüyor. Sonunda geldiğimiz noktada da kocaman bir mutsuzlar ordusu oluyoruz. Soruyorum size, bu kadar mutsuz olacak ne vardı?

Askerlik Hayatım

Bu yazı terhis olmadan önce her askerden yazması istenilen “Askerlik Hayatım” konulu yazı olarak yazdığım ve askeriyeye verdiğim yazıdır.

Bölüm 1 – Başlangıç
2014’ün başında Ocak ayındaydık dostlarım. Hayatımda bazı şeyler iyiden iyiye canımı sıkmaya başlamıştı. Yaşadığım şehirle aramda bildiğiniz bir husumet oluşmuştu. Sanki ben onu sevmiyordum, o beni. Evet, anlaşılan oydu ki artık çantamı toplama vakti gelmişti. Başka diyarlara yol alma zamanıydı ama ayağımda takılı bir şey vardı. Hani Red Kit çizgi filmindeki daltonlardan falan da hatırlarsınız; eskiden hapishanelerde mahkumlar kolay kolay kaçmasınlar diye ayak bileklerine bir top güllesi takılırmış. Çantamı hazırlıyordum ki ayağıma bir baktım aynısından bir tane de benim bileğime takılı, adı da: Askerlik.

Bileğimde Askerlik takılıyken hiçbir yere kaçamazdım. O beni hep yavaşlatırdı, bu kesindi. Ondan kurtulabilmek için mecburdum, borcumu ödemeliydim. İşte o yüzden o askerlik şubesi denen yere Ocak ayında yani son ziyaretimden 1 ay sonra tekrar gitmiş oldum. (Aralık ayında 2 yıl tecil ettirmek için gidip bu gayemde muvaffak olmuştum.) İçeridekiler beni tanımadılar doğal olarak. “En erken?” dedim, “15 Şubat’a kadar başvur, mayıs başında git” dediler. “Ya peki Şubat’ta gitsem?” dedim, “Olmaz” dediler. Anlaşılan Askerlik’te kuralların hepsini askeriye koyuyordu, baştan kabullenmiştim bunu. Peki dedim, başvurularımı yaptım.

Günler geçti Nisan sonu geldi, Askerlik’in yeri açıklanacaktı artık. Vakit geldi, internet sayfasında yazdı: Acemi birliği: Antalya, Usta birliği: Antalya. Dedim herhalde gözüm kaydı, bir kez daha baktım ama yok değişmedi. Belki bir hata vardır deyip 1 gün sonra yine baktım, gözüken oydu ki hem usta birliğim hem acemi birliğim aynı yerdeydi. Yani 6 aya yakın süre Antalya’daydım.

Adanalı biri olarak Antalya’nın yazının nasıl geçeceğini tahmin edebiliyordum. Öngörülebildiğim tek sıkıntı sıcaktı. Farklı yerlerde Askerlik yapıp da karşılayabileceğim onlarca sıkıntının yanında yalnızca sıcaklık sıkıntısı oldukça iyi sayılırdı. Şanslıydım, iyi bir yerde borcumu ödeyecektim. Hazırlıklar yapıldı, Mayıs’ın 7’sinde teslim oldum. Askeriyenin tabiriyle “bot bağladım”.

Sırf işin tadı kaçmasın diye gelmeden önce ne geleceğim yer hakkında ne de Askerlik’in kendisi hakkında doğru düzgün araştırma yaptım. Bilinmezlik hoşuma gidiyordu ve açıkçası ne yalan söyleyeyim kime Askerlik desem bana oturup da bir saat Askerlik anılarını anlatıyordu. Anlatılanların neredeyse hepsinin farklı zamanlar, farklı yerler ve farklı şartlardan dolayı günümüzde geçerliliğini kaybetmiş olacağı kesindi gözümde.

Bölüm 2 – Acemilik
Size bot bağladığım günden biraz bahsedeyim. Sabah uçakla Antalya’ya geldim, telefonsuz yaşama adapte olarak sora sora kışlayı buldum. Nizamiye dedikleri kapıdan girip diğer bekleyenlerle birlikte tedirgince ben de bekleyişe katıldım. Şaşırtıcıydı, kimse ne üstümü ne de çantamı aramamıştı. Sadece pek düzgün çalışmadığı belli olan bir metal detektöründen geçtim. Neyse belli bir sayıya ulaşınca sonradan uzman çavuş olduğunu öğrendiğim biri bizi sıraya geçirdi ve yürütmeye başladı. 1. Bölüğün askeri olmuştum artık.

Bu sıra halinde yürüme olayını ortaokul zamanlarımdan çok az anımsıyordum. Bu sefer yürürken aynı zamanda “Her şey vatan için”, “Ne mutlu Türküm diyene” gibi dört kelimelik cümleleri de söylüyorduk o kadar. Ardından mütevazı anlatıcınız ben ve yeni tanıştığı asker arkadaşlarını giyindirme binası dedikleri yere götürdüler. Sırayla kayıtlarımızı yapıp, aşılarımızı vurup bize birer bavul dolusu eşya verdiler. İçerisinde bütün kıyafetlerimizden, ayakkabılarımızdan tutun kulak tıkaçlarımıza kadar her şey vardı. Kapıda bizi aramayarak hanelerine yazdırdıkları eksileri bu sefer artılar kazanarak götürüyorlardı. Gelirken kafamdaki düzenli, disiplinli ve planlı askeriye imajına uygun davranışlar sergilemeye başlamışlardı, aferin!

Yeni eşyalarımızı aldıktan ve kendi çapımızda düzgünce giydikten sonra bizi yatakhanemize götürdüler. Yeşil yeşil piyade kıyafetlerimizi giydikten sonra kendimizi artık gerçekten asker gibi hissediyorduk. Kendi çapımızda, aklımıza uyduğu gibi “acemice” giymiştik kıyafetlerimizi ama sonradan öğrendik ki meğer her kıyafetin bir giyiliş kuralı varmış ve biz büyük kısmını yanlış giymişiz. Bir aylık eğitim paketinde geliyor hep bunlar.

İlk günün devamında bize kışlayı gezdirdiler: yemekhanemizi, amfimizi, kantinimizi. Açıkçası çok yorucu şeyler yapmıyorduk, ne koşuyorduk ne hoplayıp zıplıyorduk ama yoruluyorduk. Çünkü sürekli yürüyorduk, ayakta bekliyorduk. Böyle böyle ilk haftayı yani katılış haftamızı bitirdik. Ardından üç haftalık eğitim dönemi başladı.

Çok fazla boş vaktimiz oluyordu, sürekli bizi bir yerlere götürüp bekletiyor ardından da tekrar sıraya geçirip eksik var mı diye sayıyorlardı. Bu sayım işlemine “içtima” diyorlardı. Dostunuz Ömer şanslıydı çünkü acemiliğindeki bütün takım arkadaşları, etrafındaki herkes kısa dönemdi yani okumuş insanlardı. İnsanlar birbirlerine saygı gösteriyor, tatsızlık çıkartmıyor sadece çok şikayet ediyorlardı o kadar. Boş kaldıkça hep insanlarla sohbet ediyor, goygoy yapıyordum. Askerlik’le olan savaşımda en büyük silahım goygoy’du. O bana saldırdıkça ben goygoyumu çeker, ona meydan okurdum. 6 aya yakın süre boyunca bu hep böyle gitti. Goygoy beni hep bunalmalardan, can sıkıntılarından kurtardı. Goygoy yaparak resmen kendi içimizde enerji üretiyorduk ve bu enerjiyi savaşımızda kullanıyorduk.

3 haftalık eğitim dönemi başlamıştı. Sabahları erkenden 5’te uyanıyor, tıraşımızı olup kahvaltımızı yaptıktan sonra “mıntıka” dedikleri temizlik faaliyetimizi yerine getiriyorduk. Bize belirli bir bölge veriyorlardı, her gün sabah kahvaltıdan sonra mıntıkamızı yapıyorduk. Sabah 8’de mesai ve eğitimler başlıyor, öğleden sonra da devam ediyordu. Yeri geliyor sağa sola dönmeyi, yeri geliyor mesafe tahmin yöntemlerini, yeri geliyor yatıp sürünmeyi öğreniyorduk. Açık konuşmak gerekirse bizi çok zorlamıyordu. Üst jenerasyonlar görse sizin yaptığınız da askerlik mi derler, buna eminim. Ama sonuç olarak yoruluyorduk çünkü sürekli ayaktaydık, sürekli yürüyorduk, sürekli bekliyorduk bir yerlerde. Akşam olunca, gece 9’da yatakhanemize girmemize izin verdiklerinde üstümüzü değiştirir değiştirmez kendimizi yatağa atıyorduk çünkü biliyorduk ki yarın da gün erkenden başlayacak.

Açık olmak lazım ki yaşam standartlarımız çok düşüktü. Haftada iki defa duş alabiliyorduk, 50 kişi aynı koğuşta yatıyorduk, kıyafetlerimiz kirlendikçe daha çok kirleniyordu. Ama sonuçta topu topu bu şartlara 1 ay katlanacağız deyip kendimizi avutuyor ve şartlara karşı daha da dirençleniyorduk. Her sabah kumların üzerine çıktığımızda “Survivor Antalya” başlıyor diyorduk. Evet eğitim alanları sarı renkli kumlu toprakla kaplıydı. Mütevazı anlatıcınızı gözünüzde daha savaşçı hayal etmek istiyorsanız bu kumlu zeminin eski roma gladyatörlerinin dövüştüğü kumlu zeminin bir benzeri olduğunu söyleyebilirim sizlere.

Vakit geçtikçe bana başka işler de vermeye başlamışlardı dostlarım. Yazıhanede evrak işleriyle ilgilenmek de yaptığım aktiviteler arasına girmişti. Astsubaylarla, subaylarla bir kazan-kazan modeli geliştirmiştik. Ellerim hızlıydı, bilgisayardan iyi anlıyordum. Ben onların evrak işlerine yardımcı oluyor, onlar da beni eğitimden biraz uzak tutuyorlardı. Son bir haftam çoğunlukla yazıhanede geçti, karşılığında da eğitimin son zamanlarında fiziksel olarak daha az yorulmuştum. Herkes mutluydu bu anlaşmadan.

Artık Mayıs’ın sonu gelmişti, acemilik eğitimimiz tamamlanmıştı. Yemin töreni denilen askeriyenin imaj yükseltme töreninin ardından usta asker olmuştum artık. Evet imaj yükseltme töreni dedim, evet biraz negatif bir yaklaşım, evet haklısınız. Artık yavaş yavaş askeriyenin sistemini çözmeye başlamıştım. Askeriye için en önemli olan şey dışarıdan nasıl göründüğüydü. Bu düşmanı için de geçerliydi, halkı için de. Askeriyede her şey gösterişti, o yüzden kışlanın en güzel yeri hep nizamiyesi oldu. Acemi eğitimindeyken askeriyeyi tanımak pek mümkün olmuyordu. Limitli bir yaşam içerisinde gideceğin her yer onlar tarafından belirleniyordu. Ama usta asker olup askeriyeyle ve işlerin nasıl yürüdüğüyle daha fazla içli dışlı olunca askeriyenin sistemini tanımak da daha kolay bir hal aldı.

Bölüm 3 – Ustalık
Haziran’ın başında tugay komutanı dediğimiz kışlanın en üst rütbelisi ve tek paşası tuğgeneralimiz tarafından dağıtıldık. Kısa dönemler olarak 21 kişi onun karşısına 3-4 defa çıkarıldık. Biraz şanssızdık çünkü bizden önce gelen kısa dönem tertibi 40-50 kişiydi, biz ise sadece 21 kişiydik. O yüzden dağıtılma sürecimiz biraz uzun oldu. En sonunda ben ve 3 tane kısa dönem dostumla, kader yoldaşımla beraber tugay karargah bölüğüne gönderildik.

Bölüğümüz tugayın en büyük bölüğüydü, en kalabalık bizdik. Kışlanın güvenliği, motorlu taşıtlar, peyzaj faaliyetleri, kışla içerisindeki bazı tesisler hep bizim görev sahamızdaydı. Bölüğün başında otoriter, dediğim dedik bir yüzbaşı vardı. (3 ay sonra binbaşı oldu) Askerler onu hiç sevmiyordu, oldukça disiplinli biriydi. Botu boyalı olmadığı için bile birisine disiplin cezası verebiliyordu. Açık konuşmak gerekirse yasal yollardan vereceği cezalarla bir korku krallığı kurmuştu kendine. Başta bu kadar kuvvetli bir monarşik yönetim korkutucu geldi bana. Yanlış yaparım korkusu, çoğu sorumlu askerde olan bir duygu. Tanımadığınız bir kurum, bir düzen ve siz bu düzende işinizi düzgün yapmaya çalışırken bilmediğiniz bir kuralı çiğnememeye dikkat etmek zorunda hissediyorsunuz kendinizi. Hele bir de başınızda bu kadar katı bir komutan olunca üç kat daha dikkatli ve daha tedirgin oluyorsunuz.

Bölük komutanı hakkında hangi asker bizimle konuşsa şikayetçi sözler sarf ediyordu. İlk başta gaddar bir imaj oluşmuştu kafamızda. Ama zamanla öğrendik ki mevzu kötü kalpli gaddar birisi olmak değilmiş, mevzu disiplini sağlamak için sert olmakmış. Herkes bölük komutanından şikayet ederken bütün üst tertip kısa dönemlerin ağzından “sert, disiplinli komutan ama şimdiye kadar bana bir şey yapmadı” lafı çıkıyordu. Anlaşılan oydu ki işini düzgün yapan kimseye bu komutan takmıyordu. Kim ki disiplinsiz, kim ki otoriteye başkaldırmaya çalışıyor işte bölük komutanı ona takıyordu. Ve işte o zaman da en ufak yanlışında, açığında ona yasal yollarla saldırıyordu. Diyelim ki taktığı bir askeri tıraş olmamış olarak gördüğü zaman “Bugün tıraş olmamışsın, neden olmadın? Niye tıraş olmuyorsun, her gün tıraş olman lazım, bunu bilmiyor musun? Yazıcı alın bunun savunmasını!” tarzında cümleler bütün bölüğün karşısında ağzından çıkıyordu. Sonuç olarak yüzbaşı disiplini öyle ya da böyle bir şekilde sağlamıştı.

Bize gelecek olursak, günümüzün çoğunluğu eğitim veya bir yerlerde bir işlere yardımcı olmakla geçiyordu. Şunu itiraf etmem gerekiyor ki komutan bizimle muhatap olmasa da bizi ayrı yere koyuyor ve farklı davranıyordu. Hiçbir zaman kazma kürek işlerine, çim biçme, çiçek ekme gibi işlere bizi göndermedi. Onun yerine hep eğitim yaptırdı. Yaklaşık 1 ay acemide yapmadığımız kadar eğitim yaptık ve hep aynı şeylerdi. Biz ezbere biliyorduk ama yine de eğitim de eğitimdi. Çünkü bize vereceği başka iş yoktu ve bizi serbest bıraksa da bizimle birlikte eğitime kalmış sıkıntılı askerleri boşta bırakmak istemiyordu.

Askerlik’in bana en büyük faydalarından biri bolca kitap okumaya fırsat vermesiydi. Geçmiş hayatımda kitap okumanın yerine koyabileceğim onca aktivite bulabilirken şimdi boş vakitlerimde yapacak hiçbir şeyim kalmamıştı. Bu yüzden fırsat buldukça okudum. 15e yakın kitap ve bir o kadar da dergi okudum. Acaba burada okuma alışkanlığı mı kazandım? Bunu zaman gösterecek ama sanırım bu kadar fazla olmasa da artık eskisine göre daha sık kitap okurum diye düşünüyorum.

Bu iş bir süre daha böyle gitti, zamanla terhisler başladı ve terhis olanların işlerinin yeni askerlere verilmesi, devredilmesi gerekti. Komutan dördümüzü de bir işlere verdi. Bendeniz mütevazı anlatıcınız garaj çavuşu görevine verildi. Dışarıdan güzel gözüken bir görevdi, mükâfatları fazlaydı. Garaj çavuşu gece-gündüz nöbet tutmazdı, yatmadan önce alınan yatakhane içtiması hariç hiçbir içtimaya girmezdi, nöbetçi çavuşluk yapmazdı, en fazla çarşıya o çıkardı. Karşılığında da bütün gün garajda olur, kendisinden istenen araçlara şoför ve gerekirse araç komutanı/muhafız olacak askerleri ayarlar, görev kağıtlarını hazırlar, imzalatırdı. Dışarıdan bakınca yaptığı işte çok bir zorluk yoktu ama işin içine girince nasıl bir güzel (!) göreve getirildiğimi anladım. Günde ortalama 30 araç görevi oluyordu ve bunların hepsinin planlaması bana bakıyordu. Şoförler kışlada bir yerlerde geziniyordu, o anda bir telefon gelip acil araç istiyorlardı ve ben o aracın askerlerini bulmak için her yeri dolaşmaya başlıyordum. Askerleri bulunca dert bitmiyordu, bir de bölük komutanını bulup hazırladığım görev kağıdını ona imzalatmam gerekiyordu. Lafın kısası işim yoğundu ama ben bu işi sevmiştim. Öyle ya da böyle Askerlik’le olan alacak verecek hesabımı kapatmam gerekiyordu. Bu 6 ayı öyle ya da böyle burada geçirecektim. İşin tek üzücü olan yanı benden önceki garaj çavuşuna verilen mükâfatların bana verilmemesiydi. Bunun sebebi de açıktı, bizden önceki kısa dönemler bölükte 20-25 kişiyken biz sadece 4 kişiydik. O yüzden bölükte birçok kez nöbetçi çavuşluk yaptım ve bir kez bile ödül olarak çarşı izni almadım. İşimi kötü mü yapıyordum? Hayır, görev yaptığım süre boyunca hiç önemli bir hata yapmadım ve birçok rütbeli tarafından tebrikler aldım.

Günler geçiyordu, ben işimle haşır neşir oluyordum. Bölük komutanıyla aram iyiydi, Sanırım benle tanıştıktan sonra okuduğum okul ve bölüm dolayısıyla bana saygı duyuyordu. Ben de onun benden istediklerini yerine getiriyor, hata yapmamaya çalışıyordum. Bölük komutanı bazen benden şoför tercihlerimle alakalı isteklerde bulunuyordu. Bazı disiplinsizliklerini gördüğü veya bildiği askerleri göreve çıkartmamamı istiyordu. Yine bir gün garajdaki kulübemin yanından geçerken yanıma gelip bazı şoförleri bir süre göreve çıkarmamamı, gerekiyorsa bana başka yeni şoförler vereceğini söyledi. Ardından “Hatta bölükte genel bir düzenleme yapacağım, herkesin yerinde değişiklik olabilir. Biraz düzenleme yapmak gerekiyor.” demişti. Bir saat sonra bir başçavuşumuz yanıma geldi ve dedi ki: “Ömer, bölük komutanı görevinden alındı. Kimseye söyleme.”

Bölüm 4 – Yeni Bölük Komutanı, Yeni Düzen
Her şey çok hızlı gelişmişti. Ne eski bölük komutanının ne de yerine gelecek yeni komutanın bu görev değişikliğinden haberi vardı. Herkes için sürpriz olmuştu. Mevcut bölük komutanı tugay içerisindeki başka bir göreve, acemi bölüklerinin birinin komutanı da bizim bölüğümüze görevlendirilmişti. Çok hızlı bir şekilde 2-3 günde devir teslim yapıldı ve artık yeni bir bölük komutanımız vardı. Henüz bölüğü tanımıyordu, ilk 2-3 haftası bölükteki işlerin nasıl yürüdüğünü izlemekle geçti, pek bir şeye dokunmadı. Benimle ilişkisi de pozitif oldu. Eski bölük komutanının benim hakkımdaki olumlu referansından dolayı daha çok benimle garajdaki işlerin nasıl yürüdüğünü öğrenmek için muhatap oldu. Ona bildiğim her şeyi anlattım… diyemem tabi ki. Askeriyede rütbelinin rütbeliyi koruyup, askeri ateşe attığına birçok kez şahit oldum. O yüzden ben de iyi kalpli olduğuna inandığım askerleri hep korudum. Biraz asker askerin halinden anlar durumu. Mesela en basitinden göreve çıkan şoför içeride kalan bir arkadaşının kendisinden gazete alması isteğini yerine getirecek ki askerlerin dünyadan haberi olsun. O yüzden garajın bütün sırlarını yeni komutana anlatmadım, sadece bilmesi gerekenleri anlattım. Garajla alakalı bildiğim her şeyi, bazı şeyleri niye yaptığımı sadece benden sonraki garaj çavuşu olacak alt tertip arkadaşa anlattım.

Yeni bölük komutanının benimle olan ilişkisi stabil giderken bölükle olan ilişkisi çok inişli çıkışlıydı. Kendisinin bölüğe ilk geldiği günden beri söylediği şey şuydu: “Siz benim dediklerimi yapın, bana uyun, ben de size iyi davranayım. Yoksa ben de size eski komutanınız gibi davranmasını bilirim.” Biraz kendi etti, kendi buldu durumu oluştu. Bölüğü tanımamasının kurbanı oldu ve en sonunda bölüğü yönetmek için farklı yollar, daha sert yollar tercih etmeye başladı. Evet, gelen gideni aratıyordu dostlarım. Çok fazla detaya girmek istemiyorum. O yaşadığı sıkıntılar bölükle kendisi arasında yaşandı, benim işim biraz bölükten izoleydi.

Bölüm 5 – Tezkereci Garaj Çavuşu
Artık tezkere öncesi son bir aya gelmiştim. Ara sıra kendime de görevler yazıyordum, hafta sonları falan. Böyle böyle Antalya’yı da öğrendim. Zaten sonradan büyüdüğü için basit ve düzenli bir şehir. Vakit hızla geçiyor, günler haftaları kovalıyordu. Tezkere vakti iyiden iyiye yaklaşıyordu. “Şafak sıkıştırması” dedikleri o “hadi artık bitsin, bıktım” durumu bende neredeyse hiç olmadı. Son günlere kadar hep işim gücüm oldu kışlada. Son 2 hafta işleri yaparken aynı zamanda yeni garaj çavuşuna da öğrettim. Arkama baktığımda devraldığımda düzenli, düzgün işleyen bir garajı daha da düzenli ve başarılı bir hale getirerek ona devrettiğimi görüyorum. Amacım işleri yolunda yürütürken aynı zamanda garajdaki iyi kalpli şoför arkadaşlarımın da askerliklerini kolaylaştırmaktı ve bunu başardım sanırım.

Ayrılırken kışla hakkında ne düşündüğüme gelecek olursak maalesef o konuda pozitif olamayacağım arkadaşlarım. Benim Askerlik’le hesaplaştığım kışlam maalesef bir gösteri alanıydı. Buradaki rütbeliler de bunun farkında. Burası tugay komutanımızın oyun alanı, sanki emeklilikte inşa ettiği ikinci ev gibi bir şey. İçeridekilerin yaptığı işlerin çoğunluğu askeriye, savaş, düşman mevzularından ziyade nasıl tugayı daha güzel bir hale getiririz davasına dahil işler. Geldiğimden beri peyzaj işleri yapmaktan başka hiçbir iş yaptığını görmediğim uzman çavuşlar var bu kışlada. Adamlar hayatlarını savaşlarda geçirmişler ama bu kışlaya gelip ağaç budama, temizlik yaptırma işleriyle uğraşıyorlar. Hizmet birliği diye bir bölük var, askerlerinin büyük kısmı inşaat-yapı ustaları. Başındaki yüzbaşının sınıfı piyade ama adamın yaptığı iş müteahhitlik. Her şeyin sebebi belli: burası Antalya. Burada bu tugaya gerek yokken bu tugay hala faal durumda. Topu topu bin tane acemi eğitiliyor bu kışlada. Şu an için bu kışla sadece bir gösteriş sahası, mobilyacıların teşhir mağazaları gibi bir şey. Dışarıdan bir komutan falan geldiği zaman “şu kadar acemi askeri şöyle şöyle yetiştiriyoruz” demekten ziyade “kışlamız şöyle güzel, geçenlerde şunu yaptık” tarzında kelamlar havada uçuşuyor sevgili arkadaşlarım. Hal böyle olunca biz de bazen asker miyiz diye kendimizi sorgulamadık değil.

Peki özet olarak nasıl geçti? Hızlı geçti diyebilirim dostlar. Daha dün girdiğim kışladan 169 gün geçirdikten sonra özgürlüğümü kazanarak ayrılıyorum dostlar. Beni en fazla zorlayan şey, her askeri en fazla zorlayan şeyle aynıydı: “hür olmamak”. İnsan askerlikte hiçbir şey öğrenmiyorsa bile özgürlüğünün kıymetini idrak ediyor. Ben askere gelmeden önce pek bir şey öğrenmem diye aklımdan geçiriyordum. Gerçekten de askeriyeden bizim değil askeriyenin bizden disiplin konusunda öğrenmesi gereken çok şey var. İnanılmaz derecede her şeyi hep son dakikada yapmaya alışmışlar. Hiçbir şeyi doğru düzgün planlamıyorlar, hep aralarından bir kurban seçip işi son dakikada ona yıkıyorlar. O yüzden de birbirlerini pek sevmiyorlar sanırım. Ama özgürlüğün kıymetini öğrenmek denilen şey gerçekten de benim için geçerli oldu. Sabah seni çarşıya gezmeye gönderirken dedikleri “çarşı dönüş saati 17:30’dur, geç kalmayın” lafı öyle zor bir şey ki dostlarım. Bildiğiniz sahibiniz dışarıda zaman geçirmeniz için size kısa bir süre veriyormuş gibi hissediyorsunuz.

Bir de özlediğim şeylere değinelim. Özgürlüğün ardından insan ailesini de özlemiyor değil. Sağolsun bizimkiler benim 3 defa Antalya’da ziyaretime gelerek beni evci iznine de çıkarttılar. Ama telefonunla görüşsen de insan ailesiyle oturup da yediği bir yemeği, onlarla akşam ettiği iki çift kelamı özlüyor dostlarım. Ve belki de bunlardan sonra en çok evindeki rahatlığı özlüyor. Gardırobunu, yatağını, koltuğunu, halısını, ayakkabılarını, bilgisayarını falan özlüyor insan ister istemeden. Buradaki mevzu Askerlik’in bizi fiziksel olarak yenemediğini anlayınca mental olarak bize saldırması. Ama biz gençler olarak bu oyuna da gelmeyip pozitif kalarak kendimizi koruyorduk.

Neyse dostlarım acısıyla tatlısıyla, iyisiyle kötüsüyle mütevazı anlatıcınız ben görevini yerine getirip Askerlik adındaki yaşam düşmanını hayatından ilelebet çıkarmış oluyor. İlk geldiğim günden beri hep şunu dedim: “İyi ki daha fazla geciktirmeden gelmişim.” Benim size tavsiyem yapmanız gerekiyorsa hayatınızı uydurun ve bir an evvel yapın kurtulun. Kurtulun ki hayatınızdaki kararları rahat rahat verin. Siz tam bir kararı verirken arkanızdan Askerlik omzunuza dokunup, “Öhüm öhüm, beni unutmuyorsun değil mi?” diyerek size kendini hatırlatmasın dostlarım. Saygılar ve sevgiler…

Günümüzde Enerji Kaynakları ve Gelecekleri

2 hafta falan önce twitterda da bu konudan bahsetmiştim. Üzerine söylenecek daha fazla şey olduğu için bir yazı yazayım dedim. Benim için gelecek hakkındaki teorilerin yeri ayrıdır. İster ciddi şeyler olsunlar, ister hayal ürünü. Bu yüzden post-apokaliptik filmlere de bayılırım. Konumuza dönelim. Bu yazı benim, dünyanın mevcut geleneksel ve yenilenebilir enerji kaynakları ve de bu kaynakların gelecekleri hakkındaki görüşlerim olacak.

Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının En Büyük Eksisi: Yüksek Başlangıç Maliyetleri

Enerji konusu kişisel ilgi alanlarımdan birine giriyor. Okuldayken de biraz bu konu üzerine yoğunlaşmıştım çünkü gelecek için çok kıymetli bir konu. Yenilenebilir ve temiz enerjiye yönelim gün geçtikçe artıyor. Yapılan çalışmalarla, elde edilen geliştirmelerle her geçen gün bu tip sistemlerin verimlilikleri artıyor ve geleneksel enerji kaynaklarıyla daha fazla rekabet edebilir hale geliyorlar. Yenilenebilir temiz enerji kaynaklarının hala en büyük dezavantajı başlangıç maliyetlerinin (kurulumda harcanan para) geleneksel enerji kaynaklarına kıyasla çok yukarılarda olması. Fakat projeksiyonlar bu durumun çok uzun sürmeyeceğini gösteriyor. ODTÜ’de güzel insan Cemil Yamalı hocamız bu durumu şöyle özetliyordu: “Gün geçtikçe, yeni araştırmalar yapıldıkça yeşil enerjiler ucuzlayacak; bu meyanda fosil enerji kaynakları da azaldıkça pahalanmaya devam edecekler ve en sonunda ikisi aynı seviyeye gelmiş olacak.”

Bir Diğer Eksi: Süreksizlik

Yenilenebilir enerji kaynaklarının bir başka eksisi de süreksizlikleri. Rüzgar zayıfladığı zaman rüzgar gülleri durur, hava kapalıysa güneş enerjisi santralleri enerji üretemez veya denizde dalga olmazsa dalga enerjisinden enerji üretimi sekteye uğrar. Çözüm ne? Depolamak. Fakat depolama konusunda şu anda çok kötü durumdayız. Renault Fluence’in benzinli ve elektrik versiyonlarının ağırlıkları arasında yaklaşık 300 kilogram fark var. Bunun sebebi elektrik versiyonunun büyük, ağır bataryaları. Buna rağmen tam dolu bataryalarla aracın menzili sadece 185 km. Boyut santrallere gelince üretilen enerjiyi depolamak mevcut teknolojiyle imkansız oluyor. Yenilenebilir enerji kaynaklarının bu sorununa bir çözüm olarak bu tip santrallerin çevrimlerine aynı zamanda doğalgaz döngüleri de bağlanabiliyor. Yani basit mantıkla güneş varsa enerjiyi güneşten elde et, yoksa doğalgaz yak santral çalışmaya devam etsin o anki enerji talebi karşılansın.

İşte bu noktada mevcut enerji depolama sistemlerine çığır açacak yenilikler yapmak veya yepyeni bir enerji depolama yöntemi bulmak işleri değiştirebilir. Hem yenilenebilir enerji kaynaklarının en büyük dezavantajlarından birini yok eder hem de depolama sıkıntılarından dolayı fosil yakıt kullanmak zorunda kaldığımız yerlerde depolanmış enerjiler fosil yakıtlara alternatif olurlar ve fosil yakıtlara olan bağımlılığımızı bir nebze azaltırlar.

Fosil Enerji Kaynaklarının Mevcut Durumu ve Yenilebilir Enerjiye Yapılan Yatırımlar

Artık iyice bu gezegen için bir virüs, parazit haline geldik. Kaynaklarını kullanıyoruz, kullanmakla kalmayıp yok ediyoruz, ekosistemleri bozuyoruz, hayvanlarını öldürüyoruz. (Konuyla alakasız bilgi: Ankaraspor kulübünün logosundaki hayvan bir anadolu parsıdır. Canlı olarak en son 1974 yılında beypazarında görülmüş ve öldürülmüştür. Hakkında çok güzel bir yazı: http://www.ergir.com/son_anadolu_panteri_yazi.htm)

Fosil yakıtlar da bize kalmış bir miras. Hızla tükeniyorlar. Durumun vehametini şöyle açıklayayım; 2002’deki şu makale * petrole 98, doğalgaza 166 ve kömüre 230 yıl ömür biçiyor. 2012’deki bir diğer makale ise * petrole 35, doğalgaza 37 ve kömüre 107 yıl ömür biçiyor. Öngörülerin bu kadar değişmiş olmasının sebebi tabii ki aradan geçen 10 yılda dünyanın fosil yakıt tüketiminin çok hızla yükselmiş olması. Gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerin de tüketimleri çok büyük oranda arttı. Bunda kendine pazar bulmak zorunda olan sermayenin bu ülkelere yatırımlar yaparak ülkeleri geliştirmesi de büyük etken. Neyse ne, sonuç olarak ortada olan bir gerçek var fosil enerji kaynaklarının artık sonuna geliyoruz. Burada da yenilenebilir enerji kaynakları devreye giriyor.

Birleşik Arap Emirliklerinden Abu Dabi’nin yenilenebilir enerji kaynaklarına on milyarca dolarlar yatırım yaptığını biliyor muydunuz? Sıfır-atık politikasına sahip, enerjisini tamamen yenilenebilir kaynaklardan sağlayan Masdar ismindeki şehir projesi de bu yatırımlardan biri. Stereotipik tanımlamalarda görgüsüz, aptal olarak tasfir ettiğimiz Araplar ellerindeki paranın kıymetini bilip yenilenebilir enerji projelerine yatırım yapıyorlar. Evet teknolojinin sahibi batı ama bu tip projeler sayesinde Araplar da bu teknolojilerin bilgi birikimini kendilerine aktarıyorlar. Yenilenebilir enerjilerin çağı geldiğinde büyük güçlerden biri de Araplar olabilir, kim bilir.

Türkiye’nin Yenilenebilir Enerji Kaynakları Konusunda Mevcut Yeri

Peki Türkiye olarak biz ne durumdayız? Kendi üniversitemden bildiğim ve piyasa şartlarından görüldüğü kadarıyla çok kötü durumdayız. Çok az miktarlarda rüzgar enerjisi gibi çeşitli kaynaklara yatırımlar yapılıyor ama malesef bunların mühendislik kısmında bizim pek katkımız veya bir kazanımımız olmuyor. Araştırma-geliştirme her zaman yatırım istiyor. En uygun ortamı ya özel sektör ya da üniversitelerdir. Bizim özel sektörümüzde malesef yenilenebilir enerji üzerine ciddi yatırımlar yapabilecek güce sahip bir şirket yok. Bildiğim kadarıyla Zorlu Grubunun bazı ufak yatırımları mevcut. Üniversiteler tarafına gelecek olursak durum büyük bir hüsran. Türkiye’nin bütün şehirlerine üniversite kurmanın bir marifet olduğunu zannedip bu üniversitelere yaptığı yatırımlarda sınıfta kalan ve üniversitelerin içlerini bomboş bırakan bir zihniyete sahibiz malesef. Aylık maaşı 4-5 bin lira olan bir öğretim üyesini kadrosuna katmak bile üniversiteler için çok büyük bir problem olabiliyor. Rektör Ahmet Acar mart ayında bu konuyu dile getirmişti. Bu zihniyet üniversiteleri karşısına almaya devam ettikçe de üniversitelerin yapmaları gereken bilimsel araştırmaları yapmaları daha da olanaksız olacaktır. Gerekli kaynaklar sağlanırsa sadece ODTÜ’de değil, Türkiye’nin birkaç önemli üniversitesinde bu konularda ciddi araştırmalar yapılabileceğine ve de bu araştırmaların sonucunda oldukça başarılı sonuçların elde edilebileceğine eminim.

Sonuç

Enerji medeniyettir, enerji yaşamdır. Dünyada şu anda en değerli şeylerin başında enerji kaynakları geliyor, savaşlar onlar için çıkıyor ve çıkmaya da devam edecek. Biz de bu konuda geleceğe acilen yatırım yapmaya başlamak zorundayız. Enerji üretimi konusunda dışa çok bağımlıyız. Gelişen ve büyüyen bir ülke olmamız sebebiyle enerji ihtiyaçlarımız artıyor ve hızla artmaya da devam edecek. Fosil enerji kaynaklarının mevcut tükenim projeksiyonlarını da dikkate alırsak olası bir enerji krizinde en büyük darbeyi alacak ülkelerden biriyiz çünkü enerjimizin büyük çoğunluğunu ithal ettiğimiz fosil yakıtlardan karşılıyoruz. Hatrı sayılır güneş, rüzgar ve jeotermal enerji potansiyellerine sahibiz ama bunları kullanmaya başlayabilmemiz için kendi bilgi birikimimize ihtiyacımız var. Her santrali yabancılara kurdurursak işin altından kalkamayız. Arapların yaptığı gibi para saçamayız çünkü o kadar paramız yok. Bu yüzden yenilenebilir enerji kaynakları üzerine çalışmaları teşvik etmemiz, devlet olarak bu araştırmalara önemli miktarlarda maddi destekler sağlamalıyız. Yoksa rüzgar eser, güneş açar Türk bakar konumuna düşeriz.

Hiçbir Şey Yüzde Yüz Gerçek Değildir

Tamam sakin olun, bu çocuk tamamen delirdi demeden önce bi beni dinleyin. Gerçek dediğimiz kavramlar, durumlar var. Ama bunlardan yüzde yüz emin olabilir miyiz?

Bireyden yola çıkalım: kişi kendini bir şeye tamamen inandırabilirse artık o inandığı şey onun için gerçek olur. Mesela ben ne yaptım ettim ve belki de delirdim ama öyle ya da böyle şuna inandırdım kendimi: ben şu anda dünyada değil uzay boşluğundayım! Bu senin için saçmalık ama ben ona inandım, artık benim gerçeğim o. Bunu aklımızda tutalım.

Birisi çıktı ve dedi ki: Pisa kulesi aslında eğik değil, bir göz yanılsaması sadece. Adam inanmış, onun için gerçek olan onun kendi gerçeğidir. Tamam kulağa saçma gelecek ama dünyadaki toplam insan sayısı eksi 1 tane insanın yanılıp sadece 1 kişinin asıl gerçeği görme ihtimali yok mu? Ve hatta herkesin birlikte yanılma ihtimali yok mu?

Renk algılarımızla alakalı belki sizin de bir yerlerde rastladığınız bir dilemma var. Mesela senin kırmızı dediğin bi renk var. Ya peki senin kırmızı diye bildiğin görüntü benim gözümün algısında, beyin yapımda senin mavinse. Örnekle ben kanı senin mavi dediğin renk gibi görüyorsam ama ben o renge hep kırmızı diyorsam ikimiz de kanı kendi kırmızımızda ama aslında farklı renklerde görüyor olamaz mıyız? Yanlışlığı ispatlanabilir mi bunun?

Masanın üstünde bir bardak var. Biz o bardağı görebiliyoruz, o bardağa dokunabiliyoruz. O bardak orada, belli. Ama ya peki yanılıyorsak? Birimizin orada olmayan bir bardağın orada olduğunu zannetme ihtimali var mı? Evet var, duyuların hata yapabilme ihtimali var ve beyinin yanlış olan bir şeye inanma ihtimali de mevcut. Peki can alıcı soru geliyor: eğer bir kişinin yanılma ihtimali varsa aynı anda herkesin yanılma ihtimali yok mu?

Durum: ortalama bir insanın masada olmayan bir bardağı masada zannetmesi

Olasılığı: milyonda 1 ihtimal olsun

O zaman 7 milyar insanın aynı anda yanılma ihtimali: 7 milyar defa milyonda 1. Yani sonuçta bir sayı: 1 milyon üzeri eksi 7 milyar.

Benim buradan çıkardığım sonuç şu: bir şeyin gerçek olduğunun ispatlanması imkansızdır. Gerçek diye bildiğimiz her şeyin küçücük de olsa gerçek olmama ihtimali vardır. O yüzden de hiçbir şey yüzde yüz gerçek değildir, öyle olduğunun ispatlanması imkansızdır.

Proudly powered by WordPress
Theme: Esquire by Matthew Buchanan.